Ana Hatlarıyla Tanzimat

I. TANZİMAT

Tarih yazımında izlenen yöntem ve tarihçinin ideolojisi her ne olursa olsun, öyle tarihi dönemler vardır ki kimse bu dönemleri görmezden gelemez. Bir dönemin ideolojik olarak takdis edilmesi ile tekfir edilmesi arasında bir mahiyet farkı yoktur, ancak içerik farkından bahsedilebilir ki bu da önemsizdir. Önemli olan, bir dönemin, olayın veya şahsiyetin bir tarih öznesi haline gelmesidir. Araştırılan, tartışılan bir konu olarak nesne durumunda olması gereken vakıa, kendi sınırlarını aşarak özne durumuna gelmektedir. Tarih literatürü içinde yüzeysel bir bakışla bile tespit edilebilecek bu vakıaların sayısı pek fazla değildir. İnsan hangi bilgi düzeyinde olursa olsun tarihi öğrenmek, bilmek ister, çünkü tarih küllî ve zorunlu bir meraktır[1]. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı tarihindeki en önemli noktalardan birisi Tanzimat’tır. Hemen her alanı tartışma konusu olan bir dönemdir Tanzimat. Bu haliyle uzun yıllardır araştırılmakta ve farklı yönleri ortaya çıkarılmaktadır.

A. Tanzimat Nedir?

II. Mahmud’un ölümüyle tahta, oğlu Abdülmecit geçti. Genç padişah tahta geçtiği anda çözüm bekleyen birçok sorunla karşılaştı. Bunların başında Mısır valisi Mehmet Ali Paşa ile yapılan savaş geliyordu[2]. Dış sınırlardan geldiği düşünülebilecek ve düzenli orduyla karşılık verilebilecek bir sorun olarak Mısır sorununa ek olarak karşı karşıya bulunulan diğer bir sorun da ülke içinde birçok grubun sebebiyet verdikleri karışıklıklardı[3]. Osmanlı devleti kuvvetleri Nizip’te Mısır kuvvetleri tarafından yenilmiş ve kaptan-ı derya Firarî Ahmed Paşa Osmanlı donanmasını götürüp Mehmet Ali Paşa’ya teslim ettiğinde Osmanlı tamamen savunmasız kalmıştır. Bu durumda yapılabilecek olan devletlerarası münasebetleri kullanarak güçlü bir duruma/ya da en azından güvenli bir pozisyona gelmektir. Diğer bir ifadeyle, güçlü devletlerin vesayetini kabul ederek tehlikeyi atlatmak mümkündür. Bu, bürokratik bir girişim olarak, daha önce Londra ve Paris elçiliklerinde bulunmuş Mustafa Reşit Paşa tarafından yerine getirilmiştir. Hem daha önceki elçilik görevlerinde edindiği birikim hem de devletlerin o günkü genel görünüşü itibariyle – liberal devletler olmaları nedeniyle – Mustafa Reşit Paşa İngiltere ve Fransa’yla yakınlaşmanın daha sağlıklı olacağı kanaatine varmış ve bu şekilde “Tanzimat-ı Hayriye”nin yolu açılmıştır. Bu anlamda Tanzimat batılı devletlerin vesayetinin kabul edilmesiyle başlar[4].

Karal[5], İngiltere ve Fransa’nın tercih edilmesine sebep olarak bu ülkelerin liberal olmalarını gösteriyor. Avusturya, Prusya ve Rusya ise teokratik bir nitelik taşımaktadır. Osmanlı ise işleyiş bakımından liberal özelliklere sahip olsa da görünüş itibariyle teokratiktir. Bu da değiştirilmesi gereken bir durum olarak ortaya çıkmaktadır. 23 Şevval 1287 tarihli[6] Hakayik-ul Vakayi gazetesinde yayınlanan bir yazıda da “Düvel-i Muazzamanın Mesleki” konusu işleniyordu[7]. Levant Herald gazetesinden iktibas edilen bilgiler ışığında 1871 yılında dahi devletlerarasında sistematik bir ayrım olduğu ortadadır. Osmanlı Devleti ise tercihini liberallikten yana kullanırken diğer devletler (Avusturya, Prusya ve Rusya) ile arasındaki ihtilaf ve çekişmeler de göz önünde bulundurulmalıdır[8]. Bir zorunluluk ve tercihten oluşan bu kararda kararın hazırlayıcı ve yürütücüsü olan Mustafa Reşit Paşa’nın da gerek aldığı eğitim ve gerekse daha önce bulunduğu görevler sırasında edindiği birikim ve eğilimler de göz önünde bulundurulmalıdır.

B. Tanzimat’ın Tarihsel Sınırları

Genel olarak, 3 Kasım 1839’da Mustafa Reşit Paşa’nın Gülhane’de okuduğu Ferman ile – Gülhane Hatt-ı Hümayunu veya Tanzimat Fermanı diye anılır- Tanzimat döneminin başladığı kabul edilir. Çalışmamız sırasında buna muhalif olmak üzere karşılaştığımız yegâne görüş Mümtaz’er Türköne’ye [9] aittir. Türköne[10], Tanzimat’ı, Mart 1838’de açılan Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâmı Adliye’nin kuruluşu ile başlatır. Çünkü bu kurum Tanzimat reformlarının karargâhıdır. Ve Tanzimat da Osmanlı tarihindeki bir kanunlaştırma hareketi olarak modernleşme sürecinde merkezi bir iktidarın tesisini hedef edinmiştir[11].

Tanzimat-ı Hayriye kavramı 1839 yılından önce de kullanılmıştır. Üstelik Meclis-i Vâlâ gerek padişah ile girdiği yetki paylaşımı ve gerek hedeflediği reformlar açısından Tanzimat’ın hakiki başlangıç noktası olmayı hak etmektedir. Aynı dönemde gerçekleştirilen reformların da temeli sadece bir fermanın okunmasından ziyade alınan kararlarda – yani kurulan kurumlarda – aranmalıdır[12].

Başlangıcı itibariyle tartışmalara pek konu olmamış Tanzimat, bitişi itibariyle hala tartışma konusudur. Bu konudaki temel düşünceler kısaca şu şekildedir[13]:

1.                Tanzimat Âli Paşa’nın ölüm tarihi olan 1871 ile beraber biter. Bu anlayış devri, Tanzimat döneminin en aktif isimleri olan Mustafa Reşit Paşa, Fuad Paşa ve Âli Paşa ile sınırlı tutar. Temel görüşü Tanzimat’ı hayata geçiren ve şekillendiren kadronun tarih sahnesinden çekilmesiyle bu dönemin de bittiği yolundadır.

2.                Tanzimat 10.07.1908 yani ikinci meşrutiyete kadar devam eder görüşü, birinci meşrutiyeti Tanzimat ve Islahat fermanları gibi yukarıdan aşağı gerçekleşen bir gelişme olarak görür ve nihayet 1908’de ikinci meşrutiyetin milli iradenin (?) hâkimiyeti devralmasını Tanzimat döneminin sonu kabul eder.

3.                “Nasıl ki birinci meşrutiyet Tanzimat zihniyeti ile maruftur, ikici meşrutiyet de aynı zihniyetin devamıdır, bu nedenle Tanzimat tam olarak Osmanlı devletinin tarih sahnesinden çekilmesiyle bitmiştir” şeklinde bu alanda bir diğer görüş vardır.

4.                Yukarıda sıralanan görüşlere karşın genel kabul Tanzimat döneminin 1876’da Kanun-ı Esasi’nin kabulüyle -birinci meşrutiyetin başlamasıyla- bittiği yönündedir.

Bu görüşler ışığında Tanzimat dönemi, en geç Osmanlı devletinin tarih sahnesinden çekilmesiyle sona erer. Ve modern Türkiye Cumhuriyeti yeni bir oluşum olarak ortaya çıkar. Temel olarak ise Tanzimat çabalarının modern Türkiye’nin oluşmasının temeli olduğu kabul edilir[14]. Burada temel olarak görülen unsur, pragmatik amaçlarla başlasa da batıya açılmanın bir süreklilik göstermesi ve bugünkü siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel seviyeyi mümkün kılmasıdır. Bu noktada Tanzimat’a ruhunu veren ana etmenlerin neler olduğu ve bunların bu günü hazırlamalarına karşın belli bir süre sonra tamamen ortadan kalkıp kalkmadığı ayrı bir tartışma konusudur.

Tanzimat’ın devamlılığına ilişkin ilk soru, Tanzimat’ın başarısı üzerine sorulmalıdır. Tanzimat’ın başarılı olup olmadığı sorusuna verilecek cevap, beklenen birçok gelişmeye karşın farklı yönlerde gelişmelerin görülmesiyle net bir başarıdan söz etmenin mümkün olmadığı şeklindedir[15]. Buna ek olarak siyasi zihniyet ve meseleler bağlamında yapılacak bir çözümleme neticesinde, eğer aradan geçen bunca zamana rağmen iki binli yıllarda hala aynı meseleler tartışılıyor ve benzer çözüm önerileri getiriliyor ve eğilimler de geçmiştekine benzer bir biçimde ortaya çıkıyorsa karşımıza yeni bir soru çıkıyor: aslında biten nedir? Bu sayede Tanzimat’ın temel olarak süregeldiği, hatta ikincisinin yaşanmak üzere olduğundan bahsedilmiştir[16].

Şu halde tarihsel olarak 1839–1876 arası -genel bir kabul olarak- Tanzimat dönemi olarak adlandırılsa da başlangıç ve bitiş noktası yönünde farklı fikirler mevcuttur. Ne var ki bu fikirler bizim çalışmamızın sınırları ile ilgili olmadığından bunları doğal olarak dışarıda bırakacağız. Ancak, Tanzimat gibi genel bir ifadeyi çalışmamızın başlığında kullandığımız için bunun doğrudan bir tarihe atıfla kullanıldığı açıktır. Bu nedenle tarihlendirmeler arasında bir tercih yapmak zorundayız veya en azından kendi tercihimizi açıklamak zorundayız. Fakat bizim çalışmamız siyasal bir dönem olarak Tanzimat’ı kapsamaz, basın ve yayın faaliyetlerinin belli bir dönemine işaret eden bir dönem olarak anlam kazanır. Ve kazandığı anlam –daha doğrusu çalışma alanı olarak seçilmesinin nedeni de- kendi içinde görülen fikri gelişmeler ve zihniyet dünyasındaki yeni yankılardır. Ancak belli bir zaman diliminde ortaya çıkan eğilim ve fikirlerin muvazeneli bir şekilde tespit edilmesiyle bir zamanın tüm veçheleriyle gün yüzüne çıkarılmasına katkıda bulunulabilir. Bu bağlamda gerek Türköne’nin ve gerek Mahçupyan’ın soruşturmaları tarih için olduğu kadar diğer alanlar için de son derece önemli sonuçların elde edilmesine olanak verebilir.

Başlangıç ve bitimine dair görüşler bu şekilde sıralanan Tanzimat kendi içinde de iki ana döneme ayrılır. Buna göre birinci dönem 1839’da başlayarak 1856’da son bulur. Islahat Fermanı ile başlayan ikinci dönem de 1876’da Kanuni Esasi’nin ilan edilmesiyle sona erer[17].

C. Tanzimat’ın Mahiyeti

Tanzimat fermanı, Osmanlı’nın gelişimini ve uzun müddet devam eden hakimiyetini şeriat kaidelerine bağlılıkla, ve içinde bulunulan ‘gerilemişliğin’ nedenini bu zamana kadar takip edilen bu doğru yoldan sapmak şeklinde tespit etmekle sebepler açısından tamamen klasik anlam dünyasına atıfta bulunmaktadır. Fakat çözüm için ortaya koyduğu yol ise tamamen farklıdır. İnsanların emniyet içinde ve eşit bir biçimde yaşamlarını veya iktidarın –gönüllü bir biçimde de olsa- sınırlanmasını bir tarafa bırakacak olursak, Tanzimat Fermanı’nın en temel özelliği ‘batıyı yeni bir kıble olarak görmesi’dir[18]. Bu özelliğiyle Tanzimat diğer tüm reform çabalarını geride bırakarak yeni bir sürecin ortaya çıkması demektir. Eylem/reform çabaları olarak daha önce veya sonra doğmuş olması bu bağlamda önemsizdir. Çünkü bu şekilde Osmanlı yüzünü apaçık bir biçimde batıya çevirmiştir[19]. Şüphesiz bu yöneliş durup dururken ortaya çıkmamıştır, fakat iç ve dış nedenlerin zorlaması söz konusudur. Bunlar çokça işlenen konular olduğundan aralarından önemli birkaç tanesine işaretle yetineceğiz.

Coğrafi keşiflerle ortaya çıkan Avrupa sömürgeciliği büyük bir birikimle beraber sanayi devrimine sebebiyet vermiş ve bu da Avrupa’yı ekonomik olarak tüm dünyaya hükmedebilecek bir güce getirmiştir. Bu bağlamda devletler emperyal emelleri liberal politikalarla birleştirerek ihraç etmeye başlamışlardır. Diğer taraftan Avrupa ilim ve sanatta da büyük gelişmeler sağlamıştır ve her açıdan üstün konuma gelmiştir. Aslında bunların hepsi ayrı birer gelişme olarak birbirlerini etkilemek yoluyla Avrupa’da daha önce görülmemiş bir düzenin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Buna karşın bahsi geçen gelişmeler Osmanlı’da ancak küçük etkilere sebebiyet vermiş veya hiç etkili olmamıştır. Bu nedenle Osmanlı, geleneksel yapısını koruyan klasik bir toplum olarak kalmıştır[20]. Kendi içinde sorunları olmakla beraber kendi kendine yeten, sistematik sorunlarını çözebilen bir toplumun kendi anlam dünyası dışındaki bir değişimi gerçekleştirmesi beklenemez. Zaten yukarıda Batı’nın gelişimine imkân veren gelişmeler sıralandığında bunların tamamen farklı bir bünyeye ait oldukları görülmektedir. Şu halde kendi özünde bulunmayan ve kendisi için sorun olmayan alanlarda bir toplumun gelişme göstermesi beklenemez.

Avrupa, kapitalizmin gelişimiyle beraber bir dizi değişim geçirmiştir. Bu değişimler neticesinde Avrupa yepyeni bir hal almıştır. Osmanlı ise kendi anlam dünyasında bu değişimi izlemekle beraber değişen dünyanın bir parçası olamamıştır. Modern çağın başlaması doğal olarak modernleşme sürecinden geçmeyen toplumlar üzerinde bir baskı oluşturmuştur. Ve bu etki Osmanlı Devleti örneğinde görüldüğü gibi önceleri değiştirici mahiyette olmuştur.

Tanzimat ile ilgili en sık karşılaşılan tartışmalardan birisi de onun dış etkilerle mi yoksa iç etkilerle mi ortaya çıktığıdır. Burada da gene sınırların belirlenmesinde olduğu gibi farklı görüşler varsa da, bu konudaki tartışmalar ortak bir kanaate daha yakındır.

Tanzimat Avrupa’nın zorlamasından çok ülke içinde hissedilen ıslahat ihtiyacını binaen yapılmıştır[21]. Sadece bu dönemle sınırlanamayacak olan Osmanlı modernleşmesi çok daha erken dönemlere götürülebilir. Değişen bir dünya olarak batı, kendi değişimin farkında kendini dünyanın merkezi olarak görmektedir. Buna karşın Osmanlı sisteminin tamamen durgun olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Kendi dinamikleri içinde değişen veya değişim sıkıntıları çeken Osmanlı Devleti bir süre sonra, kendi değişimi için Avrupa’yı model olarak görmeye başlamıştır[22].

Karikatür 1: medeniyet arabasıyla teraki!…

Kaynak: Hayal, 26 Teşrinievvel 1290 (R): Nu. 114, s. 4[23].

Değişim bir anda olmadığı gibi fark edilmesi de bir anda olmamıştır. Osmanlı ile Avrupa arasında hem sanat alanında hem de ticaret alanında alış verişler sürekli olmuştur. Belli bir süre devam eden bu alış verişlerin hemen ürün vermesi de mümkün değildir. Ancak belli bir süre sonra ürün verebilmiştir[24]. Sanat alanında başlayan alış veriş bir süre sonra askeri ihtiyaçlarla devam etmiştir. Askeri ihtiyaçlarla başlayan alış veriş ise daha derin alış verişlerin başlamasına neden olmuş ve nihayet bunun sonucunda ‘bilim’ Osmanlı düşünce dünyasında yer edinmiştir[25].

Osmanlı’nın batıya öykünme süreci idari özelliklerin taklidini getirmiştir, fakat taklit yoluyla kurulmaya çalışılan bürokratik yapı başarıya ulaşamamıştır[26].

Tanzimat Avrupa’da olumlu, Osmanlı toplumunda ise olumsuz karşılanmıştır. Olumlu ve olumsuz bu tepkilerin kaynağında medeniyet meselesi vardır. Tanzimat’a içeriden bakanlar tanımadıkları yeni bir medeniyetle karşı karşıya geldiklerini görürken Avrupa’dan bakanlar ise kendilerine yönelmiş bir çaba görmektedirler[27]. Diğer taraftan İngiltere Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü önemsemekteydi, ve Tanzimat gibi ülkeyi ayakta tutmaya yönelik çabaları desteklememesi düşünülemezdi[28].

D. Tanzimat Aydını ve Zihniyet

Osmanlı tarihinin hemen her aşamasında değişimi görmek mümkündür. Asıl önemli olan ise bu değişimin ne şekilde ve hangi mecrada olduğudur. Bu bakımdan batılılaşma yolunda yaşanan değişimlerin 18. yüzyılda adı konmadan, zorunlu olarak yaşanan değişimlerle ilişkisi olduğu ileri sürülebilir[29]. Bu dönemde siyasal düşünce toplumun batılılaşması ekseninde şekillenmesine rağmen, bu adı konmuş ve açıkça yönü belirlenmiş bir değişim veya yöneliş değildir. Adı konmamış bu değişim, ilk olarak hayat tarzı düzeyindeki yönelimlerle başlamıştır. Hatta Batı müziğinin Osmanlı’da görülmesi de bu zamanlardadır[30].

Karikatür 2: Acaba sokula sokula nereye kadar girebiliriz.

Kaynak: Çaylak, 27 Kânunusani 1292: Nu. 3, s. 4.

 

Buraya gelene kadar Osmanlı düşüncesinin tamamen yüzeysel nitelik taşıdığı ne doğudan ne de batından yükselen ‘yıldız’lardan haberdar olmadığı düşünülmemelidir, aksine bugün ‘Batı klasikleri’ diye bilinen birçok eser, İslam ve Osmanlı kültürlerinin temel klasikleri arasında yer almıştır. Bu bağlamda İslam düşünürlerinin kadim medeniyetlerle olan ilişkisi de basit bir çevirinin ötesine geçmektedir[31]. Osmanlı düşüncesi bir yandan İslam medeniyetinin sunduğu olanaklardan yararlanıp yeni terkiplere giderken bir yandan da İç Asya’dan taşımış olduğu siyasal gelenekleri yeniden yorumlayarak hayata geçirmiştir[32].

Zihni temelleri –kısaca- ‘Doğu’ ve ‘Batı’nın klasikleri çerçevesinde tanımlanabilecek olan Osmanlı Devleti, geçirdiği zorunlu değişim karşısında yeni yollar aramıştır. Siyasi olarak birçok açmazla karşılaşılan devlette önerilen çözüm yolları, 18. yy.la beraber aynı nokta üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır: eskinin terk edilmesi[33]. Bu düşünceler ancak Tanzimat ile resmi bir program şeklinde ilan edilmiş ve yenileşme düşüncesi ancak bu zamanda Batı’yı merkez ve hedef alan bir nitelik kazanmıştır[34].

‘Zorunlu’ olarak yaşanan değişimin öncelikle yaşam tarzı ve tüketim kalıpları[35] üzerinde etkili olmasını da hayat ile düşünce arasındaki ilişkide aramak mümkündür. Osmanlı varlığının sürdürülmesi için zorunlu olan, fakat kültürel etkilerinin ortaya çıkması zaman alan[36], siyaset merkezli bir proje olarak yenileşme hareketleri, sosyoloji ve ekonomi perspektifinden uzak bir yöntemle gerçekleşmiş, siyasetin diğer tüm alanları şekillendirici olarak yeterli bir aktör olduğu düşünülmüştür. Fakat sosyoekonomik süreçler kendi yollarını izlemekten geri durmamıştır.[37]

Karikatür 3: Barbarlık alamatı ve medeniyet edevatı

Kaynak: Hayal, 3 Ağustos 1290 (R): Nu. 90, s. 4.

Siyasal nitelikli gelişmelerin tüm sorunların halli için yeterli imkânlara sahip olduğu düşünüldüğünden[38], 19. yy.da Batı felsefesi içinde karşıt iki akım olarak gelişen Fransız pozitivizmi ile Alman idealizmi arasında, Osmanlı aydını tercihini ilkinden yana yapmıştır.[39] Osmanlı aydınının, modernleşmenin araç ve hedeflerini pratik bir biçimde kavratmaya muktedir olan pozitivizmi seçmesinde, içinde bulunulan tarihsel koşulların etkili olduğu düşünülebilir.[40] Buna karşın, Batı siyasal düşüncesinin, “büyük” düşünürlerin eserleri yoluyla tanındığı da söylenemez[41], fakat fizyokratlar olarak bilinen kamu idaresi kuramcılarının devamı niteliğinde sayılan “kameralizm” ile tanınmıştır, ki kameralizm Batı’da ‘aydın despotizmi’ denilen siyasal görüşün teorisi niteliğindedir. [42]

Tarihsel koşullar içinde şekillenerek ortaya çıkan ‘Batı’, model olarak kabul edildiğinde aynı doğal tarihi gelişim mümkün olmamıştır. Bir proje olarak nitelenebilecek ‘Batı’nın ne kadar kavrandığı ne kadar empoze edildiği de ayrı bir tartışma konusudur.[43] Bu sürecin oluşmasında ana dinamik, ıslahat arzusu ve eylemi yerine Batı’nın kontrol ve dayatmaları olarak tespit edilirse, temel ilke, Osmanlı Devleti’nin ‘zayıf tutularak bütünlüğünün korunması’ olarak görülebilir ve bu sayede Tanzimat hareketi de doğrudan bir taklit faaliyeti olmaktan çıkarak, Batı’nın bu etkilerine karşı bir direnme ve orta yol arayışı olarak ortaya çıkar[44]. Tanzimat’ı, Osmanlı’nın onarımını planlayan, Reşit Paşa’dan daha önce oluşan bir zihniyet olarak niteleyen görüş de bu yöndedir[45]. Ortaylı’nın, Batılılaşma olgusunun ve değişimin kavranması için, tüm Osmanlı coğrafyasındaki gelişmelerin incelenmesi gerektiği yönündeki görüşü[46], tartışmaların seyri açısından ufuk açıcıdır.

Osmanlı Devleti Batı merkezli bir dönüşüm içine girdiğinde ise ilmiye sınıfı devlet sınırları içindeki milletlerin her birinde kaybeden bir sınıf olarak görülür.[47] Bu değişim, maliyeden hukuka ve vakıflardan ticarete kadar değişik alanlardaki dalgalamalar ve kırılmalar neticesinde zamanla olmuştur. Yapılan ıslahat çalışmalarında süreklilik sağlanamadığından yeni bir aydın tipinin ortaya çıkması mümkün olmamıştır.[48]

19. yy. Osmanlı düşünce hayatı üzerine yapılan özgün çalışmalardan biri[49], dönemin aydın tipi ve eğilimleri üzerine dikkate şayan bilgiler vermektedir. Henüz yeni yayınlanmış olan bu çalışma ışığında konumuza farklı bir açıdan bakma imkanı bulabiliriz. Öncelikle 19. yy.da Osmanlı Devleti’nde, sosyal, ilmi, iktisadî ve ahlakî kurumların karşılaşılan sorunlara çözüm üretmede yetersiz kaldıkları belirtilir ve bu durum fıkıh usûlü üzerine yapılan çalışmalar temel alınarak incelenmeye çalışılır[50]. Her şeyden evvel araştırması yapılan ilim, yani fıkıh usûlü, naklî değil aklî bir ilim olarak tespit edilir[51] ve bu da Osmanlı aydınında –en azından atasında- soyut düşüncenin var olmadığı yönündeki tezi reddeder nitelikte bir savdır. Zaten bu ilmin tanımlarından biri de, ‘kendisiyle, sözcüklerle anlaşılmasına imkân olmayan bilgilerin bulunup çıkarıldığı bir ilim’ olduğu yönündedir[52]. Farklı medeniyet dairelerinin şekillenmesinde etkili olan bu ilim aynı zamanda Mülkiye müfredatında da yer almıştır.[53] Çalışma boyunca tarihsel gelişimin özgünlüğüne ve diğer ilimler içindeki konumuna işaret olunan fıkıh usûlü, 19. yy.a gelindiğinde gözle görülür bir değişim geçirmiştir. Özket’in daha sonra ‘sanayileşme’ diye belirleyeceği bu değişim sürecinde, fıkıh usûlü konusunda ortaya konan eserler, geleneksel yapısını yitirerek –başlangıcında yer alan besmele, hamdele, salvele gibi kısımlardan arınarak- seküler bir nitelik kazanmış ve ders kitabı olarak şekillenirken yeni hiçbir üretimde bulunamamış, fakat sürekli olarak geçmiş bilgileri tekrar etmekle yetinmiştir.[54] Bizim için ilginç olan ‘sanayileşme’[55] vurgusudur. Bir yandan pragmatik eğilimler nedeniyle dini ilimlerde bile sekülerleşme sürecine girerken diğer yandan yoğun bir içerik boşalması gözlenmiştir. Bu durumda Osmanlı düşünce hayatının kendi ana dayanakları üzerinde yeni bir terkibe gidemeyeceği daha açık bir biçimde ortaya çıkmış olmaktadır; niteliği itibariyle özgün olması gereken, her defasında yeni atılımlar beklenen ve temel kurucu unsur[56] olarak değerlendirilen ilim, tüm çalışmaların birbirine benzediği, bilgi ve eğilimlerin ‘tek boyutlu’ hale geldiği bir halde iken ne bir yenilik ne de çözüm önerisi ortaya koyamaz. Şu halde ister zorunlu olsun, ister bir tercih sonucu olsun, Osmanlı modernleşmesi dediğimiz olgu kendi öz kaynaklarından beslenen bir gelişme gösteremeyecek, kaçınılmaz olarak yöneldiği medeniyetin temellerini alma/özümseme eğilimi gösterecektir.

II. TANZİMAT DÖNEMİ OSMANLI EKONOMİSİ

Lâle Devri (1718-1730), Osmanlı’da görülen yenileşme hareketlerinin sosyal hazırlığı olarak kabul edilebilir. Bu zamandan başlayarak Avrupa ile münasebetle artmış ve tüketim kalıpları çarpıcı bir biçimde değişmiştir[57]. Buna rağmen gerçekleşen batılı etkinin tüm topluma yayıldığını düşünmek yanlış olur, aksine batılı etki Osmanlı toplumu içinde saray ve konaklardan başlayarak dar bir çevre içinde yayılmıştır[58].

Kapitalizmin şekillendirdiği Avrupa karşısında Osmanlı Devleti’nin ayakta kalma çabaları bir anlamda batılılaşmanın tarihi olarak da okunabilir[59].

Temel bir ekonomik bir birim olarak köyler, klasik Osmanlı sisteminde kendi kendilerine yetebilmişlerdir. Ancak Tanzimat’tan sonra köylerde görülen ayaklanmalar –âyâna, vakıf mütevellilerine karşı- Tanzimat’ın köylünün hayatına kayda değer bir katkıda bulunmadığını gösterir[60].

Osmanlı toprak sistemini ve sosyal tabakaların çözülmeye başlamasıyla yepyeni bir hal almıştır ekonomi. Çözülen toprak sistemi sayesinde zirai topraklar devlet elinden çıkmış ve ‘derebeyleri’ olarak da adlandırılan âyânlar feodal sisteme benzer eğilimler göstermişlerdir. Bu kişiler nüfuzlarını hem Osmanlı Devleti döneminde hem de Cumhuriyet döneminde muhafaza etmişlerdir. Buna ek olarak gayri Müslimler zenginleşerek yeni bir tür burjuva sınıfını teşkil etmişlerdir. Fakat bu sınıf halkla birleşmekten uzak, azınlıklara yönelmiş bir sınıftır. Bu sınıfa bir tepki olarak hem İttihat ve Terakki hem de Cumhuriyet döneminde milli burjuva oluşturma çabaları görülmüştür[61].

Klasik yapıların çözülmesi en temel kurum olan aile kurumunu da etkilemiştir. Bu süreçte kadın iş gücü olarak yeniden gündeme gelmiştir. Değişen kadın erkek ilişkileri ile ailenin batılı bir hayat tarzına kavuşması toplumda da çeşitli değişimler meydana getirmiş ve nihayet 1860’lardan itibaren ıslahhaneler, ve 1895’te Darülaceze kurulmuştur[62].

Mali yapı açısından yenileşme yılları ‘geçiş süreci’ olarak değerlendirilebilirse de bu yıllarda mali yapıda istenilen gelişmeler sağlanamamış aksine yeni mali krizler yaşanmıştır. Bunların temel sebepleri arasında karşılıksız para ihracı, bütçe harcamalarının belli bir yönteme göre yapılmaması ve bütçede gelir-gider dengesini sağlayacak bir yöntem izlenmemesi sayılabilir[63]. Osmanlı maliyesinin gerçek anlamda modernleşmesi ise Osmanlı Devleti’nden Avrupa’lı alacakların borçlarını tahsil etmek üzere kurulan ve Osmanlı gelirlerine el koyan Duyunu Umumiye’nin faaliyetleri sonucunda mümkün olacaktır[64].

Gelirlerin giderlere yetmemesiyle Osmanlı Devleti’nde iç ve dış borçlanma gündeme gelir. 17. yüzyılın sonlarındaki İkinci Viyana Buhranı yıllarında iç ve 1856 Kırım Savaşı yıllarında da dış borçlanma başlamıştır. Borçlanmalar Osmanlı Devleti’nin öz kaynaklarıyla geçinen İslam ekonomisinin özelliklerini kaybetmeye başladığını gösterir[65].

1879 yılına kadar Osmanlı Devleti 17 kez borçlanmış ve büyük bir borç yükü altına girmiştir. Nihayet belli bir süre sonra borçlarına karşılık olarak gelirlerini teminat olarak göstermek zorunda kalmıştır. Bu süreçle dış sermaye son derece önem kazanmış ve Galata bankerlerinin etkisi giderek artmıştır. Nihayet 1862’de Galata Borsası, 1863’te de Osmanlı Bankası kurulmuştur[66].

Bir süre sonra Osmanlı borç tahvilleri yurtdışındaki borsalarda satılmaya, spekülasyonlara konu olmaya başladı. Buna karşılık alınan borçlar yatırım alanlarının dışındaki alanlarda kullanılmıştır. Ödenemez hale gelen borçlar neticesinde 1875’te moratoryum ilan edilmiş, takiben de Düyun-ı Umumiye kurulmuştur. Avrupa mali sermayesi Osmanlı’dan borçların yaklaşık iki katını tahsil etmiştir. Ve son borçların son taksiti ancak 1954’te, yani ilk borçlanmadan 100 yıl sonra ödenebilmiştir[67].

Toprak rejimi Osmanlı ekonomisi içinde gerek kapitalizmin gelişmesi gerekse ülke içinde yapılan hukuki düzenlemelerle sürekli olarak bir çözülme eğiliminde olmuş ve nihayet devlet toprak üzerindeki denetimi tamamen kaybetmiştir. Buna ek olarak vakıf sistemi dış etkiler neticesinde çözülmeye başlamıştır. Bu çözülme vakıf sistemini tamamen çökertememişse de yapıyı bir hayli zayıflatmıştır. Kapitalizmin Osmanlı ülkesi içinde ilerlemesini yavaşlatan bir unsur olarak görülen vakıflar varlıklarını sürekli olarak korumuşlardır[68].

Ürerim yanlı bir ekonomi olarak tavsif edilen klasik dönem Osmanlı ekonomisi, özellikle savaş yıllarında artan malzeme ve vergi talepleri nedeniyle üreticiler üzerindeki baskının armasıyla gerileme sürecine girmiştir. Buna karşın teknolojik gelişme de sağlanamamıştır. Bu yapının kronik bir soruna dönüşmesi ise, devletin Tanzimat ile büyüyüp hantallaşmasından sonradır[69].

19. yüzyılda toprak faktörü nisbi olarak bol iken emek faktörü kıttır. Ancak çeşitli göçlerle bu durum olumlu bir hal almıştır. 1839–1876 arasında izlenen liberal ekonomi politikaları sayesinde de kapitalist çiftlikler oluşturulmaya çalışılmış ve kısmen başarı sağlanmıştır. İç ve dış talep artarken uygulanan yeni zirai politikalar neticesinde ziraat hızla genişleyen bir hacme ulaşmıştır. Bu süreç Duyun-ı Umumiye ile birleştikçe de üretimde temel olarak piyasa ilişkileri etkili olmaya başlamıştır[70].

19. yüzyılın sonuna kadar küçük imalathaneler Osmanlı ekonomisinin temel üretici birimi olagelmişlerdir. Yeni kurulan fabrikalar olsa da bunların daha çok imalathane büyüklüğünde olduğu bilinmektedir. Dış ticaret verilerine göre de 19. yüzyılın başına kadar olan dönemde ülke mamul mallarda kendi kendine yeter bir durumdadır; küçük sınai üretim son dönemlerde dahi kötü bir durumda değildir. Bu durumda ekonomin önemli bir bileşeni olan bu ayağın büyük bir canlılık içinde olmasa dahi büyük bir çöküntü içinde olmadığı da açıktır. 1820’lerden sonra Avrupa’dan ithal edilen mallar Osmanlı sınai üretimini zorlamışsa da büsbütün yok edememiştir. Üreticiler rekabete, düşük ücret ve karlarla çalışarak, emek yoğun üretimde bulunarak direnebilmişlerdir [71].

Ahmet Tabakoğlu[72], Osmanlı ekonomisinin yenileşme dönemini ele aldığı çalışmasında ekonominin diğer alanlarındaki gelişmeleri de inceledikten sonra sonuç bölümüne şu kaydı düşer:

Türkiye’de bin yıllık tarih içerisinde nevi şahsına münhasır (sui generis) bir sosyal ve iktisadî sistem oluşmuştur. Orta Asya ve Orta Doğu’nun tecrübe ve birikimi, Anadolu’nun ve fethedilen bölgelerin mahallî gelenekleri asırlarca süren ve birbirlerine eklenen çabalarla özgün bir sistem oluşturmuştur. Bu sistemin Batı ile etkileşim halinde olduğunu ve XVIII .yüzyıl sonlarına kadar Batı’nın oluşumunda katkıda bulunduğunu belirtmek gerekir.

Osmanlı ekonomisinin klasik Dönemde oluşan özellikleri zamanla esnekliklerini kaybetmiş ve yerini XIX. yüzyıl boyunca Batılılaşmaya dayanan yeni bir zihniyet ve yapıya bırakmıştır. Bu yeni süreç içerisinde referans kaynağı Batı olmuştur. Bu yüzden sosyal refah kavramının yerini kalkınma; güçlü bir orta sınıf fikri yerini büyümenin motoru olacak bir avuç burjuvazinin oluşturulması; adil gelir dağılımın yerini servet temerküzü almıştır. Bununla beraber kültür farklılığı bu yeni zihniyet ve yapının da Batılı anlamda, oluşmasına imkân vermemiştir. Temel ekonomik göstergelerin inceldiğimizde Türkiye’nin bir zamanlar Osmanlı toprakları içinde bulunup bugün bağımsız olan devletlerarasındaki yeri bunu ispatlamaktadır.”

 


[1] R.G. Collingwood, Tarih Felsefesi Üzerine Denemeler, Erol Özvar (çev.), İstanbul: Kitabevi yay., 2000, s. 162.

[2] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C. 5, 7. bs., Ankara: TTK, 1999, s. 169.

[3] Halil İnalcık, Tanzimat ve Bulgar Meselesi, İstanbul: Eren yay., 1992, s. 1-2.

[4]Karal, Osmanlı Tarihi, , s. 169-170; İnalcık, s. 2.

[5]Karal, Osmanlı Tarihi,. 170.

[6] M. 16 Ocak 1871

[7] “Fransa ve Almanya muharebesinin ibtidai zuhurundan beri düveli muazzamanın mesleki sureti muhtelife de bulunup bu ise 1844 sene-i miladiyesi inkilabatından beri Avrupa’nın münasebet-i düveliyesinde görüeln ihtilaftan neşet eylemiştir. Çünkü tarih-i mezkurdan evvel Avrupa devletleri iki kısma munkasım olup bir kısmı usul-i atika ve kısm-ı ahiri usul-i cedide tarafgir olup kısmı evvelde bulunanlar (…….) yani ittifak makdesi ünvanıyla meşhur olan Avusturya ve Prusya ve Rusya ittifakı be kısmı sanide olanların bayraktarı dahi Fransa idi.

İşte o vakit politikaca bir mesele zuhur ettiği halde her hükümet bu iki kısmın birine meyl ve müracaat ederlerdi. Halbu ki 1848 inkılabı bu şirazeyi ihlal eylemiş ve o esnadan beri hiçbir devlt katiyen bi mesleke suluk etmeyip bazen usul-i atikaya ve bazen de usul-i cedideyi ittizamda bulunmuş idi.”

[8] Karal, Osmanlı Tarihi, s. 170.

[9] Tanzimat’ın tarihsel sınırları bahsinde sürekli olarak tartışılan mesele, Tanzimat’ın ne zaman bittiği veya aslında bitip bitmediğidir. Fakat Türköne aksi bir istikamette bir dönemin ne zaman başladığını tespit etmeye çalışıyor. Diğer birçok araştırmacı yenileşme hareketlerinin Tanzimat ile başlamadığını, fakat ondan çok daha önceleri görülen hareketler olduğunu ifade etmekle beraber Tanzimat’ı bir bütün olarak ele alırlar. Türköne’nin yaklaşım biçimi ise esas olarak reformların ne zaman ve nereden başladığını tespit etmekle ilgilidir. Tarihsel bir belge olarak Gülhane Hattı tartışılsa da neticede bunun bir tür ilan olduğu düşünülecek olursa Türköne’nin çalışması üzerinde daha fazla durmak gerekebilir.

[10] Mümtaz’er Türköne, “Tanzimat Ne Zaman Başladı?”, Türkler: C. 14, Ankara: YTY, 2002, s. 681.

[11] Bu meclis hakkında yapılan bir çalışma için bkz. Mehmet Seyitdanlıoğlu, Tanzimat Devrinde Meclis-i Vâlâ (1838-1868), 2. bs., Ankara: TTK, 1999.

[12] Türköne, s. 682–686.

[13] Cemil Bilsel, “Tanzimatın Haricî Siyaseti”, Tanzimat: C. II, 2. bs., İstanbul: MEB yay., 1999, s. 692–693.

[14] İnalcık, s. 2; Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, s. 24.

[15] Ahmet Uzun, Tanzimat ve Sosyal Direnişler, İstanbul: Eren yay., 2002, s. 95–96.

[16] Etyen Mahçupyan, İkinci Tanzimat, Ankara, Liberte yay., 2003, s. 13–24.

[17] Karal, Osmanlı Tarihi, s. 171; Coşkun Çakır, “Bir Reform Hareketi Olarak Tanzimat: Hazırlanması, İlânı, Tepkiler Ve Uygulaması”, Türkler: C. 14, Ankara: YTY, 2002, s. 701.

[18] Age., s. 701–708.

[19] Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyat Tarihi: C. I, 2. bs., İÜEF yay., 1956, s. 31.

[20] Enver Behnan Şapolyo, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat Devri Tarihi, İstanbul: Güven yay., 1927, s. 29–30.

[21]Bilsel, s. 668; İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı,  s. 25.

[22] Age., s. 14–15.

[23] Arabacının eteğinde “Civileisayion”, Osmanlı’yı simgeleyen örtülü kadının karşısında oturan adamın eteğinde de “Europe” yazıyor. Araba için ‘medeniyet arabası’ tabiri kullanılmış, sürücü ‘sivilizasyon’ ve arabanın sahibi konumunda da ‘Avrupa’ görülmüş olmaktadır bu sayede.

[24] Tanpınar, s. 6–7.

[25] Age., s. 30; İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, s. 135.

[26] Hüseyin Özdemir, Osmanlı Devlet Bürokrasisi, İstanbul: Okumuş Adam yay., 2001, s. 144.

[27] Enver Ziya Karal, “Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nda Batının Etkisi”, Türkler: C. 14, Ankara: YTY, 2002, s. 688–689.

[28] Age., s. 691.

[29] İlber Ortaylı, “Osmanlı’da 18. Yüzyıl Düşünce Dünyasına Dair Notlar”, MTSD:TMB, C. I, 5. bs.,  İstanbul: İletişim yay., 2003, s. 38

[30] Agm., s. 40. “Sanayii Nefise” başlıklı bir yazı ile resim ve musiki medeniyetin gerekleri arasında gösterilmiş ve toplum nezdinde henüz yetirence gelişmediğine işaret edilmiştir. Bkz. “Sanayii Nefise”, Hakayik-ul Vekayi, 3 Rabiulevvel 1289: Nu. 560, s. 1–2.

[31] Cemal Kafadar, “Osmanlı Siyasal Düşüncesinin Kaynakları Üzerine Gözlemler”, MTSD:TMB, C. I, 5. bs., İstanbul: İletişim yay., 2003, s.23-24.

[32] Age., 2003, s.26. Tarihsel olarak kolayca kabul edilen bu görüşle beraber daha çarpıcı olan görüş Alev Alatlı’nın ileri sürdüğü benzerlik/akrabalık ilişkisidir. Alatlı, Kafadar’ın da işaret ettiği (Eflatun, Aristo gibi) felsefi temelleri izleyerek “Müslümanlar, Avrupa kıtasında mukim “Batılı”ların, daha çok bilime giden yolda tökezlemiş, yoksul akrabalarıdır. Hepsi bu.” sonucuna varır. Bkz. Alev Alatlı, “ ‘Doğu-Batı’ İçi Boş Bir Tasnif ”, Doğu Batı, S.2 (1998) s. 86–87.

[33] Gökhan Çetinsaya, “Kalemiye’den Mülkiye’ye Tanzimat Zihniyeti”, MTSD:TMB, C. I, 5. bs., İstanbul: İletişim yay., 2003, s.54-55.

[34] Şükrü Karatepe’nin ifadesiyle: “Devlet adamları Batılaşmayı, bilere ve anlayarak tercih etmemişlerdir. Padişahın isteği ve toplumun pratik ihtiyaçlarının karşılanması gibi zorunlu nedenlerle kabul etmişlerdi.” Şükrü Karatepe, “Tanzimat Reformları ve Çelişkileri”, Türkler, C. 14, Ankara: YTY, 2002, s. 718.

[35] İktisadi yapı dönüşümünü tamamlayarak yeni bir yapı oluşmadan yeni tüketim kalıpları benimsenmiştir. Lale devrine olduğu gibi bu dönemde de Batı’yı yalnızca belli bir tüketim biçimi olarak görenler de olmuştur. bk. Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi Makaleler IV, İstanbul: İletişim yay., 1991, s. 29, 17.

[36] Abdullah Uçman, “Tanzimat’tan Sonra Kültür ve Edebiyat Hayatımızdaki Değişme ve Yenileşmeler”, Türkler 15, Ankara: Yeni Türkiye ysy., 2002, s. 181-182. Edebiyattaki yenileşme hareketleri de ancak 1859’lardan itibaren görülmeye başlanmıştır.Orhan Okay, “Osmanlı Devleti’nin Yenileşme Döneminde Türk Edebiyatı”, Türkler 15, Ankara: YTY., 2002, s.168. Bu, Osmanlı gazeteciliğin gelişimi ile beraber okunması gereken bir bilgidir. Resmi gazetecilikten sıyrılarak özel gazeteciliğin başlamasıyla beraber gazetelerde edebiyat ürünleri görülmeye başlanmıştır. Dolayısıyla kültürel gelişim bir alandan başlayarak diğer alanlara da yayılmıştır. Bu da yenileşme hareketlerinin her nasıl başlamış olursa olsun kendince bir ivme kazanarak harekete devam ettiğini gösterir.

[37]Çetinsaya, s. 71. Hilmi Ziya Ülken,  1275’te neşredilen bir yemek kitabının mukaddemesinden, değişen hayat şartları neticesinde oluşan yeni hayatta eski yemeklerin yeterli olmadığı, bu nedenle garplılardan yeni yemeklerin alınması lüzumundan bahsedildiğini naklediyor. Bkz. Hilmi Ziya Ülken, “Tanzimattan Sonra Fikir Hareketleri”, Tanzimat II, 2. bs., İstanbul: MEB yay., 1999, s. 759.

[38] Toplumsal değişme olmadan modernleşmenin devlet eliyle mümkün olabileceğini savunan bu düşünce Osmanlı Devlet erkanının hatası olarak görülmüştür, bk. Niyazi Berkes, Türk Düşünüşünde Batı Sorunu, Ankara: Bilgi yay., 1975, s.22. Etyen Mahçupyan, Osmanlı zihni temelleri üzerine yaptığı bir çalışmada, modern öncesi toplulukların otoriter ve ataerkil zihniyetlerin bileşim veya etkileşimi neticesinde ortaya çıkan bir anlam dünyası etrafında oluştuğunu, Osmanlı Devleti’nin ise modern öncesi toplumlar içinde, bu iki öğenin birbiriyle çatışmak yerine iç içe geçerek uyum sağlamış olması sayesinde özel bir konuma yükseldiğini ifade eder. Bkz. Etyen Mahçupyan, “Osmanlı Dünyasının Zihni Temelleri Üzerine,Doğu Batı, S.8 (1999), s.52. Genel olarak Türk modernleşmesi bağlamında bu görüş de incelenebilir.

[39] Ve zamanla bilim, Osmanlı aydının zihninde dinin yerini alarak açıklayıcı ve tanımlayıcı olma özelliklerini kazanmıştır. Artık yapılan tespitler klasik anlamlandırmalar yerine bilimsel veriler ile tartışılmakta ve