Ana Hatlarıyla Osmanlı Basını

I. BASININ GELİŞİMİ VE OSMANLI’DA BASIN

A. Basının Gelişimi ve Avrupa’da Basın

Orhan Koloğlu’nun[1] aktardığına göre, Francis Bacon, modern çağın basım evi, barut ve pusula sayesinde ortaya çıktığını ifade eder. Bu aktarımdan sonra yazar, bu üç öğenin de doğuda bulunup geliştirildiğini belirterek, modern çağın neden doğuda değil de batıda başladığını/ortaya çıktığı sorgulamaya başlar. Basım evi ve teknikleri hakkında bilgi veren yazar, nihayet basım evinin modern çağı açıcı bir dönüştürücü olarak batıda ortaya çıkmasını, batının geçirdiği ekonomik değişime bağlar. Bu anlamda 15. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmaya başlayan kapitalizm, sosyoekonomik değişimlerle toplumdaki mevcut iktidar ve etkileşim ilişkilerini değiştirmiş ve yeni bir toplum oluşturmuştur. Farklı hukuk düzenleriyle doğu ve batı bu konuda birbirinden farklı seyirler izlemişlerdir. Ve değişen batı toplumu neticede basım evinin büyük bir önem kazanmasına müsait bir hal almıştır[2]. Basımevi büyük bir buluş olarak bir sır niteliği gösterip yalnızca bir bölgede değil, aksine aynı zamanda birçok farklı bölgede görülmüştür. Değişen sosyoekonomik yapıya ek olarak ortaya çıkan yeni tekniklerin sağladığı düşük maliyetler ve sayısal olarak ürünlerin çokluğu ve kolay ulaşılabilirliği, bu sektörü mali açıdan güçlü bir konuma getirmiştir[3]. Mali açıdan güçlü olmak, herhangi bir destek ve himayeye muhtaç olmadan kendi varlığını sürdürebilmek ve daha önemlisi bir alanda özelleşen yeni bir sınıfın ortaya çıkması demektir. Ancak bu şekilde herhangi bir himmet ile yaşamaksızın bilgi üreten ve toplumsal fayda için çalışan yeni bir grup teşekkül etmiştir. Bunların içinde üniversitelilerle beraber din adamlarını da saymak mümkün olduğu halde artık belli bir kişi veya kesim için değil de bizzat halk için üretimde bulunan aydın sınıf da göz önünde bulundurulmalıdır.

Baskı tekniklerinin gelişmesi ve matbaaların mali olarak bağımsız kuruluşlar olarak ayakta durabilmeleri toplumu sadece yeni zümrelerin teşekkülü sayesinde etkilememiştir. Kendisine hedef kitle olarak seçtiği geniş halk yığınları üzerinde de etkili olmuştur. Kitap sayısı önceki dönemlere göre son derece artmış ve ucuzlamış olduğundan bilgiye ulaşımın maliyetleri genel olarak düşmüştür. Ancak bu sayede bilgiye ulaşım yolları üzerinde bir değişme meydana geldiğinden bilginin niteliği de değişime uğramıştır. Önceleri daha çok duyarak öğrenmek mümkünken ve bilgi kulaktan dolma veya nakli bir özellik taşırken bilgiye doğrudan ulaşmanın yaygın hale gelmesi bilginin belli standartlar etrafında şekillenmesini zorunlu kılmıştır. Bilginin kaynağı, niteliği gibi meseleler gündeme geldikçe –başta din olmak üzere- mevcut bilgi alanlarında bir değişim yaşanmış ve neticede laikleşen bir bilgi sürecinde modern insanının ilk örnekleri görülmeye başlanmıştır[4].

Bilgi alanında görülen bu gelişmelere ek olarak matbaanın, sosyal ve politik alanlarda da önemli etkileri olmuştur. İlk olarak geniş halk kitlelerine hizmet vermiştir. Her ne kadar girişimcilerin burjuvalardan oluşması bir vakıa ise de neticede ortaya çıkan ürünlerin tüketicisi geniş halk kitleleri olmuştur. Dolayısıyla üretim geniş halk kitleleri için yapılmıştır. Geniş kitlelere açılmak, özel kavramların egemen olduğu seçkin bir zümrenin dilinden ziyade, sade ve geniş kitlelerce anlaşılması mümkün bir dille mümkündür. Anlaşılır bir dilden kastedilen sadeleşmiş ve günlük kullanım düzeyine inmiş bir dildir. Dildeki bu sadeleşmeyi hemen her toplumda gözlemlemek mümkündür. Sadeleşen dil, geniş kitlelere ulaştığı ölçüde onları haberdar etmenin yanı sıra, onların haberleşme aracı olmuştur. Farklı dillerde yapılan yayınlar, kendi tarihine, diline, dinine yönelme halini alarak ulusalcılığın gelişmesine katkıda bulunmuştur. Bu süreçte bir yerde görülen gelişmeler matbaanın sağladığı imkânlar ile kısa sürede diğer bölgelerde de duyulmuştur. Ulusal veya yerel karakterli gelişmeler bu şekilde uluslar üstü bir nitelik kazanmıştır. Yeni bir durum olarak şekillenen bu uluslar üstü halin belirleyici özellikleri olarak laikliğin gelişmesi, kamuoyunun oluşmasında yeni yolların ortaya çıkması ve nihayet açık toplumun bir hedef haline gelmesi sayılabilir[5].

Ekonomik bir birim olarak matbaanın kendi gereksinimlerinin bir sektör haline gelmesi ve giderek artan istihdamla yeni iş alanlarının daha muteber hale gelmesi, matbaanın ancak sınırlı olan ekonomik işlevini anlatabilir. Daha önemli olan değişim toplumun tüketim kalıplarında meydana gelen değişimdir. Ancak tüketim kalıplarının değişmesi neticesinde ortaya çıkan modern toplumun şekillenmesindeki önemli etkenlerden birisi de zihniyettir. Matbaa ürünleri tüketim ürünü olarak piyasaya sunulmalarının yanı sıra reklâmlar yoluyla da yeni bir tüketim kültürünün oluşmasına en büyük katkıyı yapmışladır[6]. Tüketim kültürü büyük oranda haberdar olmayı gerektirir. Üretimin yüksek seviyelere çıkması, fiyatların düşmesi, yeni ürünlerin piyasaya sürülmesi kendi ölçeklerinde kaldıkları sürece bir anlam ifade etmeyen gelişmelerdir. Ancak bunların geniş kitlelere duyurulmasıyla belli bir dinamizm sağlanacağı muhakkaktır. Önceki dönemlerde kulaktan dolma veya görerek/müşahede ederek öğrenme yerini okuyarak öğrenmeye bırakmıştır. Bu bağlamda moda haberleriyle reklâmlar ve tüketim kalıpları üzerine yapılacak araştırmalar ilginç veriler sağlayabilir.

Farklı kaynaklardan beslenen basın, 1800’lerle beraber kamu yararına dayanan gazeteciliğe yönelmiştir. Gerçek değişimi ise İngiltere basını üzerinden izlemek mümkündür. 1791 yılında kabul edilen ‘Libel Act’ gereğince İngiltere’de basın hürriyeti tesis edilmiştir. Bu hürriyetten yararlanan İngiliz basını kısa sürede büyük gelişmeler göstermiştir. Herhangi bir kısıtlamanın bulunmadığı İngiltere basını sadece Napolyon ile girişilen savaş sırasında bazı şartlarla kayıtlanmıştır. Ancak hiçbir zaman basımından önce sansüre tabi tutulmamıştır. Hatta belli bir süre zenginler arasında okunmak kaydıyla herhangi bir zararının olmayacağı düşünülmüştür. Buna mukabil gazetecilerin ilanları ayrı birer nüsha olarak basılan yayınlardan halk için basılan yayınlara almaya başlamaları ile yüksek olan vergi ve resimlere rağmen halkın yararlanmasının mümkün olduğu –ucuz- gazeteler ortaya çıkmıştır[7]. Basına tanınan özgürlüğün genişliği veya gazetenin artık geniş kitleler için bir araç haline gelmesi basının tüm yasalardan bağımsız, cezalandırılamaz olduğu anlamına gelmez. Nitekim İngiltere’de Times gazetesinde, Kral III. George’un oğulları tenkit edildiği için John Walter, 1789’da 16 ay hapse mahkum edilmiştir[8].

İngiltere dışında, Avrupa ve Amerika basının gelişimi de kendine has mecralarda gerçekleşmiştir. Fransız basını gelgitlerle doludur, değişen siyasi iktidar, toplumdaki hareketlilik bu ülkedeki basının sürekli olarak değişim içinde olmasını gerektirmiş ve sürekli olarak değişen basın rejimleri de bunu zorlamıştır. En hareketli dönem olarak da Napolyon dönemi görülmektedir[9].

Fransa basını ile karşılaştırıldığında temel olarak özgür bir zeminde gelişen Amerika basını ise zamanla büyük bir güç haline gelmiş, İngiliz politikalarına getirdiği eleştiriler neticesinde bazı kararlar memurların üzerinde oluşan kamuoyu baskısı nedeniyle uygulanamamıştır[10]. Bu durum basının kamuoyu oluşturma yönündeki belki de ilk çarpıcı örneklerden birisidir. Çünkü bu durumda resmen kabul edilmiş bir iktidar odağı olmaksızın alınan kararlar uygulanmamış, dahası bundan çekinilmiştir. Ne var ki ortada bizatihi tezahür eden bir iktidar yoktur, olayları yorumlayan ve meseleleri geniş kitlelere duyuran bir basın vardır. Ancak bu basın faaliyetinin neticesinde oluşan hava kararlar üzerinde etkili olmuştur.

Almanya ve İtalya’da basının değişim süreci Fransa ile bağlantılı olmuştur. Fransız devrimi ile basımdan önce sansür görülen Almanya’nın Napolyon tarafından işgal edilmesiyle bu ülkede edebi gazetecilik yerini siyasi gazeteciliğe bırakmıştır. Bu dönemde basın en az ordu kadar önemli bir güç olarak algılanmaya başlanmıştır[11]. Güçlü ordular bazen devletlerarası ilişkilerin düzenlenmesinde açıkça ifade edilmese de bir haklılık unsuru olarak belirirler. Hâlbuki basın bunun ötesinde üstü örtülü bir güç olmaktan çok tüm çıplaklığıyla ortada olan bir güç olarak tezahür etmektedir. Haklılığı anlatabilmenin ve destek bulabilmenin bir yolu olarak basın bürokrasinin veya ordunun yanında ayrı bir görev üstlenmektedir. Buna ek olarak milli birliklerin oluşturulması ve halkın aynı fikirler etrafında birleştirilmesi de basının tarihte ifa ettiği önemli bir görev olarak görünmektedir.

Napolyon’un istilası İtalya’da Almanya’dakine benzer bir etkiyle siyasî basının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Diğer bazı Avrupa ülkelerinde de Fransız İhtilali nedeniyle sıkı denetim altına giren basın, zamanla özgürlüğünü kazanmıştır[12]. Ancak gözden kaçırılmaması gereken noktalardan biri Fransız ihtilali ile Napolyon istilalarının basın üzerinde gösterdiği etki kadar, basın algısında gösterdiği etkidir. Denetim altında tutulması gereken bir öğe olarak basın, milli çıkarlara hizmet ettiği ve milli birliği teşvik ettiği ölçüde sesini yükseltme imkânı bulmuştur. Bu zamanla diğer ülkelere de yayılmıştır.

Genel olarak 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa ve Balkanlarda basın hareketleri görülmüş ve bunlar iç ve dış gelişmeler neticesinde yeni şekiller almışlardır[13]. Edebiyattan siyasete doğru bir savruluş gösteren basının gelişimi sadece belli bir pespektiften – özgürlük ve sansür perspektifinden – incelenecek olursa, şüphesiz basının tarih içinde sebebiyet verdiği değişimler ve bizatihi kendi gelişim ve değişimi layıkıyla anlaşılamaz. Kamuoyu gibi bir gücün ortaya çıkmasını ve mevcut ve işgalci iktidarlar üzerinde etkide bulunması tarih içinde dikkatle incelenmesi gereken özel bir alandır. Ancak bu alanın tam olarak aydınlatılması basının ve içeriğinin gerçek anlamını ortaya çıkarabilir.

B. Osmanlı Basın Yaşamı

Osmanlı basın tarihi 1828’de Mısır’da yayınlanan Vakayi-i Mısriye ile başlar. Yarısı Türkçe yarısı Arapça olarak çıkan bu gazetenin çıkarılmasının nedeni dışarıdaki gelişmelerin derlenip değerlendirilmesi ihtiyacının giderek artmasıdır. Mehmet Ali Paşa’nın oluşturduğu “Curnal Divanı” tarafından oluşturulan haberler ve bilgiler bir bülten olara basılıyor ve ilgili memurlara dağıtılıyordu. Ancak zamanla bülten yetersiz kalınca, haftalık bir gazete çıkarılmaya başlandı[14].

Gazete, başta tarım ve sanayi gibi alanlar olmak üzere çeşitli alanlardaki gelişmelerin izlenmesi ve toplumun korunmasına yönelik tedbirlerin alınmasını kendi varlık nedeni olarak öne sürmüş, başta 8–20 günlük aralıklara yayınlanmasına karşın bir süre sonra düzenli bir hal alıp haftada iki defa çıkmaya başlamıştır[15].

Mehmet Ali Paşa bu gazeteden sonra, 1830 yılında Girit’te Vakayi-i Giridiye adında bir gazete çıkarmış ve bu gazetede de Türkçe ile Yunanca eşit oranda kullanılmıştır[16].

1. İlk Gazeteler ve Çalışmamızın Tarihsel Sınırları

Değinilen iki gazete uzun süre basın tarihimizin kayıp parçaları olarak kalmış, Osmanlı basın tarihinde başlangıç noktası olarak Takvim-i Vekayi kabul edilmiştir[17]. Takvim-i Vekayi’nin (1831) kurulması fikri, 14 Eylül 1829’da Rusya ile imzalanan Edirne Antlaşması neticesinde devlet dâhilinde yapılması gereken işleri görüşmek, gerekli tüzük ve yönetmelikleri hazırlamak üzere toplanmış bulunan “Islahat Meclisleri”nde gündeme getirilmiş ve II. Mahmut tarafından olumlu karşılanmıştır. Farklı isim önerileri arasından ismi de bizzat Padişah tarafından konulmuştur[18]. Takvim-i Vekayi’nin kurulması, reformculuk esası üzerine bina edildiği kadar, yönetimin merkezileşme yönündeki eğilimini de ihtiva eder, zira bu eğilimde iç ve dış kamuoyunu idarenin istediği yönde etkileme isteği vardır[19].

Padişah tarafında son derece önemsenen gazete için geniş bir teşkilat kurulmuştur. Temel amacı halkı –ve özellikle de yöneticileri – gelişmelerden haberdar etmek olarak belirlenen gazete vak’anüvislerin görevini devralmıştır bir anlamda[20]. Çevirilerle beraber farklı nitelikte yayınlara da yer veren gazete bir türlü düzenli olarak çıkmamıştır. 1860 yılından itibaren de tamamen resmi gazete niteliği almıştır. En son II. Abdülhamit tarafından kapatılan gazetenin devamını niteliğinde olan “Ceride-i Resmiye” ise 1920’de Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından çıkarılmıştır ve nihayet bu güne ulaşan Resmi Gazete’nin temeli olmuştur[21].

Ceride-i Havadis, 31 Temmuz 1840’tan itibaren, İngiliz asıllı William Churchill tarafından çıkarılan yarı resmi bir gazetedir[22]. Bu gazete yaşamını resmi yardımlarla sürdürmüştür.

Osmanlı basın hayatındaki asıl canlanma ilk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval’in 21 Ekim 1860’ta yayınlanması ile görülür. Daha sonra ‘fikir gazeteciliğinin alemdarı’[23] olarak kabul edilecek bu gazete özel gazeteciliğin yolunu açmıştır. İki yıl sonra yayın hayatına başlayan Tasvir-i Efkâr Osmanlı basın hayatında fikir gazeteciliğin önemli bir zirvesi olarak kabul edilir[24].

Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkâr’dan sonra İstanbul basınında muhtelif içeriklere sahip birçok yayın görülmüştür. Bunlar tıp dergilerinden mizah gazetelerine kadar geniş bir yelpaze oluştururlar. Bazı dönemlerde bir çok yeni gazete yayın hayatına girmişse de bunlardan pek azı hayatiyeti devam ettirebilmiş ve bir çoğu ancak birkaç sayı çıkabilmiştir.

Araştırmamızın sınırları bu sayede 1860 ile başlamaktadır. Tanzimat’ın sınırları bahsinde de işaret olunacağı üzere, Tanzimat Dönemi iki ana bölüme ayrılır. 1856 yılından başlayarak 1871’e uzanan Tanzimat’ın ikinci bölümü, Osmanlı basın yaşamının verdiği çok sayıda ürün nedeniyle çalışmamızın sınırlarını teşkil etmektedir. Başka bir ifade ile, ancak fikir gazeteciliğinin görülmeye başladığı ve özel basının hayat bulduğu Tanzimat’ın ikinci bölümünde iktisadî liberalizm fikirlerinin izini süreceğiz. Her ne kadar anılan dönem 1856 ile başlıyorsa da, çalışmamız açısından sınırın 1860 olduğu açıktır.

2. Basının Osmanlı Toplumu Üzerindeki Etkileri

Basın hareketleri batı toplumlarında tabana yayılmış bir hareket olarak ortaya çıkıp iktidarı sınırlayan bir görünüm arz ederken, Osmanlı toplumunda böyle bir görünüm yoktur[25]. Resmi basının ortaya çıkması bile bunun başlıca göstergesidir. Gazetede yazı yazan, herhangi bir olayı haber yapan kişi devlet memurudur, matbaa ve diğer tüm alanlar bir anlamda devlete ait alanladır. Ve nihayet gazetenin çıkarılma amaçlarından biri de merkez ile vilayetler ve taşra arasında iletişimi sağlayarak taşra yönetimini merkeze bağlamaktır. İktidarı sınırlayan/denetleyen bir güç olarak doğmayan basının tamamen farklı bir mecrada aktığı açıktır. Buna rağmen, basının tamamen işlevsiz bir resmi kayıt olduğu da iddia edilemez. Tüm resmiyetine, devlet ile olan tüm münasebetine rağmen basın – bilerek veya bilmeyerek – toplumda belli etkilere sebep olmuştur. Toplumda bir etkinin ortaya çıkması ve görülmesi içi illa açık açık propaganda haline gelmesi gerekmez, bazen susulan alanlar/konular onaylanmış veya önemsiz kabul edilmeye başlanmış olur. Bu nedenle basın üzerinde yapılacak çalışmalarda olan’lar yanında olmayanlar’da araştırma konusu edilmelidir. Çünkü araştırmacının çoğu zaman peşinde koştuğu cevaplar olan’lar arasındaki olmayanlar’da gizlenmektedir.

Osmanlı sisteminin değişimini daha sonra inceleyeceğimiz için burada değişimin niteliği ve başat belirleyicileri üzerinde durmak yerine basın yoluyla değişen alanlara kısaca işaret edeceğiz.

Osmanlı basını – bu dönemde – klasik yapıya eleştiri yöneltmemesine rağmen, sürekli olarak ıslahat gereğinden ve bunların desteklenmesini konu edinmiştir; hatta bu bir görev haline gelmiştir. Geleneksel yapı bir taraftan kendi varlığı ile dururken iktidar bu şekilde değişimin gerekliliğini ilan etmiş olmaktadır. Geleneksel yapı çözülürken –çünkü çalıştığımız dönem birçok açıdan mevcut yapın çözüldüğü bir zaman dilimidir– klasik kurumların iktidarları da gölgede kalmaktadır; buna örnek olarak hilafetin siyasi bir sembol olarak birleştirici niteliğine atıfla birlikte diğer dinler karşısındaki konumun işaret edilmemesi görülebilir. Birleştirici ve diğer dinleri dışlayıcı olmayan bir açıklama biçimi –ki bu neticede bir tür konumlandırma/anlamlandırma çabasıdır-, merkezileşmeye yapılan vurgu ile açıklanabilir. Tanzimat ile beraber genel bir kabul halini alacak merkezileşme eğilimi, şüphesiz sadece Tanzimat ile başlayan bir süreç değil, siyasi ve ekonomik olayların getirdiği bir zorunluluktur. Taşraya ulaşma ve merkezdeki gelişmeleri/alınan kararları taşraya ulaştırma görevini ifa eden basının merkezileşmeye dolaylı da olsa katkıda bulunduğu ileri sürülebilir[26]. Buraya kadar tespit ettiğimiz gelişmeler daha çok basının karanlık alanlarından kaynaklanan etkilerdir. Çünkü basın ne açıktan yönetimi ne halifeyi ne de merkeziyetçiliği ifade etmemiştir, fakat yayınladıkları ve sustukları yan yana konulduğunda yukarıdaki etkiler gözlemlenebilir.

Doğrudan/açık bir biçimde görülen etkiler ise, Avrupa’nın zamanla merkezi bir konuma yükselmesidir[27]. Haberlerin neredeyse tamamı yabancı kaynaklıdır. Bu sayede hem haber verilen alan hem de haberin iktibas edildiği kaynak Avrupa merkezli bir görünüm arz eder[28]. Temelde farklı toplumların sürekli olarak gündeme gelmesi –geleneksel yapıların tartışma konusu edilmemesine eklenerek- onları –bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde- örnek konumuna yükseltmiştir. Bu sayede geleneksel özellikleri tartışılmayan bir toplum ‘modern’ örneklerle yüz yüze gelmiş ve buna uygun olarak farklı bir mecrada yol almaya başlamıştır[29]. Toplumun geniş kesimlerini hedef alan yayınlar zorunlu olarak dillerini sadeleştirmek zorundadırlar[30]. Bu yolla dilde birinci etki ortaya çıkacaktır. İkinci bir etki de iletişim içinde bulunulan ülkelerin dillerinden yeni kelimelerin basında yer alması şeklinde olacaktır. Haberlerin ve yeni bilgilerin yayınlanması nasıl yabancı basından iktibaslar yoluyla oluyorsa bazı kelimelerin bu yolla dile girmeleri de kaçınılmazdır. Ne var ki bu daha sonraları dile bağlı ulusçuluk akımlarında farklı bir mahiyete bürünebilecektir[31].

Ulusçuluk akımlarının ortaya çıkması konusunda süregelen tespitler Fransız ihtilali üzerinde yoğunlaşmaktadır. İlber Ortaylı[32] bu bağlamda özetle şu düşünceleri ileri sürer: Şüphesiz bir etkilenme olmuştur, olması zaten kaçınılmazdır. Ancak Balkanlar’daki ulusçuluk akımlarını tümüyle Fransız ihtilaline bağlamak mümkün değildir. Osmanlı coğrafyasında Türkçeden başka dillerde çıkan gazetelerin de – özellikle Balkanlarda çıkan gazetelerin – milli duyguları kışkırttığı, doğurduğu, yaydığı iddiaları da doğru değildir. Bahsi geçen gazeteler devlet basınını takip ederek çıkmışlardır ve formatları da ona benzer olmuştur. Yani haberciliğe dayalı bir gazetecilik anlayışı yerine tarihçilik, dilcilik, coğrafyacılık vb. yapan bir gazetecilik anlayışı vardır. İlber Ortaylı’nın –özellikle- Balkanlar ile ilgili bu görüşüne karşın, Vekayi-i Mısriye’nin Arapça olarak yayınlanmasıyla Türkçe ile Arapça arasında başlayan gerilimin nihayet Arap milliyetçiliğinin başlangıcı olduğu yönünde bir görüş de vardır[33].

Diğer taraftan her farklı din, dil, ırk mensubunun da yoğun bir basım yayın hareketi içinde olduğunu düşünmemek gerekir. Bu bağlamda 19. yüzyıl boyunca Musevilerin sönük geçen basın hayatı bir örnek teşkil eder. Kendi dil bütünlüğüne ve dini yapısına sahip olan Yahudiler için Siyonizm bile Osmanlı toprakları dışında kalan bir meseledir[34]. Bu nedenle basının etkileri tartışılırken veya basının üstlendiği görüşler ortaya atılırken basının neler yapabileceği sorusu yerine basının tarihte ne yaptığı sorusundan hareket edilmelidir. Ancak bu şekilde doğru bilgilere ulaşmak mümkündür. Aksi halde basınının bugünkü imkanlarından hareketle bir tarih yazımı ortaya çıkar, ki bu nihayet boşa gidecek bir çaba olur.

Ulusalcılık akımlarına ek olarak kamuoyunun oluşmasını da sadece basına indirgemek yanlış olacaktır. Çünkü kamuoyu, bizatihi sivil toplumun diğer yapısal unsurlarıyla birlikte gelişir[35]. Toplumla doğrudan ilgili olan bu kurumlar arasında muhakkak bir etkileşim vardır, fakat bunlardan hangisinin diğerini öncelediği yönünde bir tespitte bulunmak neredeyse imkânsızdır. Ancak karşılıklı etkileşim süreçlerini incelemek daha sağlıklı olacaktır. Diğer taraftan gazetelerin sürekli olarak edebiyatla yakın temasta olduğu, toplumsal ve siyasal konularda fazlaca kalem oynatılmadığı dikkate alınmalıdır[36]. Toplumsal ve siyasal konulardaki yayınların azlığı hem bu alanlarda ehliyetli insanların sayısının azlığına hem de basının – belki de zorunlu olarak geçirdiği – gelişme sürecine bağlamak mümkündür. Daha önce Almanya ve İtalya örneğinde gördüğümüz üzere siyasal basının ortaya çıkması ancak olağan üstü şartların etkisiyle olmuştur. Ve bu devletler kendi basınlarıyla – bu noktada – mücadele etmek zorunda kalmamışlardır. İhtilallerin gözlendiği, iktidarların ayakta durmak için tüm politikalara başvurduğu dönemlerle işgal altında izlenen politikalar arasında fark olması doğaldır. Bizim içine düşebileceğimiz en büyük hata bugünün imkân ve bilgisiyle bildiğimiz basını geçmişte aramaktır. Hâlbuki 19. yüzyıl boyunca hem batıda hem doğuda basın henüz gelişmekte ve toplum nezdinde yeni yeni sağlam bir mevki kazanmaktadır.

3. Osmanlı’da Basınla İlgili Yasal Düzenlemeler

1856 (Ceza Kanunu), 1864 (Matbuat Nizamnamesi), 1867 (Âli Kararname) gibi basınla ilgili düzenlemelere zaman zaman gidilmiştir. Bunlar daha çok birer özenti olarak yapılmış düzenlemelerdir. Fakat neticede bu çabalar basının özgürlüklerini kısıtlamış ve gelişmesinde gecikmelere neden olmuştur[37]. Fakat basının gelişme seyrini sadece bu yasal düzenlemelerle sınırlı tutmak yanlış olacaktır.

4. Osmanlı Basını ile Avrupa Basını Arasındaki Temel Farklar

En temel noktalardan birisi Osmanlı basını ile Avrupa basını arasında gelişme süreciyle ilintili olarak ortaya çıkan farklardır. Bu farklılıklar doğru tespit edilmeden yapılacak tahmin ve açıklamalar daima eksik kalacaktır. Aynı alanda ortaya çıkan ve benzer görünümlere sahip olan, hatta daha önemlisi aynı kategoride yer alan materyallerin hepsinin tarihi olarak aynı kaynaktan ortaya çıktığını iddia etmek ve aynı görevleri farklı şartlar altında yerine getirmelerini beklemek mümkün değildir. En başta Osmanlı basını ile Avrupa basınını bir birinden tamamen farklı nedenlerle ortaya çıkmış ve farklı iklimlerde yetişmiş kabul etmek gerekir. İtidalli bir ayrımla bu kaynaklar incelendiğinde benzerliklerin de bulunması mümkündür elbette, fakat biz çalışmamız gereği faklılıkları tespitle başlayacağız.

Basın Avrupa’da özel girişim tarafından kurulmuş ve diğer iktidar erklerine (kilise ve soylulara) kaptırılmadan muhafaza edilerek, ticari kaygılarla yürütülmüş ve bunun da neticesi olarak sürekli yenilik peşinde olmuştur; ancak bu sayede etki alanını genişletmesi ve kazancını arttırması mümkün olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise devlet eliyle kurulmuş olan basın, aydın bir zümrenin elinde, ticari kaygılar olmaksızın, iyi niyet ve duygusallık zeminlerinde yürütülmüştür. Kitap basımı Avrupa’ya nazaran düşük kalmış ve yayın alanları genişlemediği gibi yüzeysel kalmıştır[38].

Avrupa’da baskı tekniklerinin ulaştığı düzey nedeniyle ucuzlayan gazeteler bilgi akımının ucuzlamasını sağlamıştır. Bu da her alanda uzmanların yetişmesini mümkün kılmıştır. Geniş kitlelere ulaşmak isteği ile zamanla dilde sadeleşmeler görülmüştür. Dil üzerindeki bu çalışmalar – uygun şartlar altında – ulusalcılık akımlarını[39] beslemiştir. Bir taraftan kilise gibi geleneksel kurumların konumlarını sarsarken diğer taraftan burjuva kültürünün benimsetilmesinde etkili bir rol oynamıştır. Nihayet iktidara karşı halkın – veya burjuvanın – isteklerini yansıtmak suretiyle yeni bir siyasal alan açmış, bu alan ilerleyen süreçte açık toplumla tam ifadesini bulacaktır. Siyasal olarak gerçekleşen bu değişime karşın ekonomik olarak da tüketim kültürünün doğmasında basın etkili olmuştur[40].

Osmanlı’da gazetelerin ucuza mal edilmesi söz konusu olmamıştır. Geleneksel bilgi tekniklerinin yanında yeni bilgilerin de tanıtılmasına imkân vermiştir, ancak bundan yeni ve saf bir bilgi anlayışının standart bir biçim alarak doğduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Dilde sadeleşme Avrupa basınında görüldüğü üzere Osmanlı basınında da gözlenmiştir, ne var ki ulusçuluk akımlarının bu kaynaktan beslenmesi meselesi tartışmalıdır. Dinin bilgi alanına girmekten kaçınırken, dile getirdiği istek ve eğilimler toplumdan ziyade yönetici elite aittir. Bu noktada uluslar üstü bir birliğin – burjuvanın da – sözcüsü olmamıştır, fakat yüzeysel olarak bir kültür aktarımına aracılık etmiştir. Yeni bir toplumsal yapıya büyük katkılarda bulunduğunu ifade etmek mümkün değildir. Siyasal olarak bir değişimi tetiklemesine karşı bürokraside yeni imkânların oluşmasını sağlamıştır[41].

Burada Avrupa basının burjuva, Osmanlı basının ise yönetimin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiği göz önünde tutulmalıdır. Burjuva ekonomik faaliyetlerde bulunurken ifade özgürlüğü veya haber alma özgürlüğü gibi talepleri siyasal temellerde dile getirmektedir. Oysa Osmanlı basınını ortaya çıkaran temel dinamikler tamamen farklıdır. Farklı dinamikler arasında siyasi yönler varsa da bunlar merkezileşme yönünde olmuştur, çünkü yönetim bizzat kurduğu gazetenin çeşitli yerel dillerdeki nüshalarını da neşretmiştir[42].

Bu bilgiler bize Osmanlı basınının doğuşu hakkında genel bir fikir vermesine rağmen onun tüm özelliklerini ortaya koyduğunu söylemek mümkün değildir. Mesela Osmanlı basınında görülen reklâmların hiçbir anlamının olup olmadığı tartışılması gereken bir konudur. Çünkü gazeteler, batıdan ithal edilen ürünlerin reklâmlarının sergilenebileceği ilk alan olarak görülmüş ve bu yönde kullanılmışlardır. Çikolatadan ilaçlara varana kadar çok farklı reklâmla karşılaşmak mümkündür [43]. Bu noktada batıya duyulan eğilimin etkili bir öğe olduğu açıktır. Ekonomik anlamda tüketime konu olan malların niteliği ortaya konulduğunda bu etkinin derecesi daha net gözlenebilir. Bizim içinse önemli olan Osmanlı basının ekonomik bir etkisinin olup olmadığıdır. Osmanlı basınını sadece devlet bürokrasisinde yeni istihdamlara imkân veren bir olgu olarak görmek, toplum üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını varsaymak abartılı olacaktır.

 

 


[1] Orhan Koloğlu, Basımevi Ve Basının Gecikme Sebepleri Ve Sonuçları, İstanbul: Gazeteciler Cemiyeti yay., 1987, s. 7.

[2] Age., s. 9.

[3] Age., s. 10–11.

[4] Koloğlu, Basımevi Ve Basının Gecikme Sebepleri Ve Sonuçları, s. 15–16.

[5] Age., s. 16–17.

[6] Age., s. 17.

[7] Hasan Refik Ertuğ, Basın ve Yayın Hareketleri Tarihi, C. 1, İstanbul: Yenilik Basımevi, 1970, s. 64-65.

[8] Age. s. 67.

[9] Age., s. 67–74.

[10] Age., s. 74.

[11] Age., s. 76.

[12] Age., s. 77.

[13] Age., s. 77-78.

[14] Hıfzı Topuz, II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2003, s. 13.

[15] Age., s. 13-14.

[16] Age., s. 15.

[17] Atilla Girgin, Türk Basın Tarihinde Yerel Gazetecilik, İstanbul: İnkılâp yay., 2001, s. 18. Osmanlı’nın ulaştığı coğrafi sınırlar düşünüldüğünde özel bir alanda araştırma yapacak tarihçinin bulguları zaman zaman yerel olmak zorunda kalacaktır. Diğer bölgelerde yapılacak araştırmaların ve çalışmaların bir araya getirilmesiyle ancak anlamlı bir tablo oluşturulabilir. Aksi halde filin herhangi bir uzvunu fil diye nitelemek tarihçiler(imiz) arasında da görülebilecek bir durumdur. Tüm belge ve bulguların bir arada toplanma imkanı olmadığına ve araştırmacılar da uluslar arası seyahate edilemeyeceğine göre en makul çözüm araştırma birimleri arasında sürekli bir koordinasyon ve iletişimin sağlanmasıdır. Ancak bu şekilde kayıp parçaların bir araya toplanarak daha sağlıklı açıklamalara ulaşılması mümkün olabilir. İncelediğimiz örnekte görüldüğü üzere M. Ali Paşa, Türkçe ve Arapça gazete çıkarıyor, üstelik Vakayi-i Giridiye’de Yunanca Türkçe ile eşit oranda kullanıyor, hatta bir dönem kendi icraatlarını yabancılara anlatmak üzere Vakayi-i Mısriye’nin Fransızcasını bile çıkarıyor; ancak bu çabalar belli bir süre Türkiye’de bilinmiyor.

[18] Age., s. 18.

[19] Nesimi Yazıcı, “Tanzimat Dönemi Basını Konusunda Bir Değerlendirme”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Uluslar arası Sempozyumu: 31 Ekim – 3 Kasım1989, Ankara: TTK, s. 55–62.

[20] Orhan Koloğlu, Takvimi Vekayi Türk Basınında 150 Yıl: 1831-1981, Ankara: Çağdaş Gazeteciler Derneği yay., s. 169.

[21] Girgin, s. 19–21.

[22] Alpay Kabacalı, Başlangıcından Günümüze Türkiye’de Matbaa, Basın ve Yayın, İstanbul: Literatür yay., 2000, s. 61.

[23] Server İskit, Hususî İlk Türkçe Gazetemiz “Tercümaniahval” ve Agâh Efendi, Ankara: Ulus Basımevi, 1937, s. 19.

[24]Kabacalı, 2000, s. 67–68.

[25] Osmanlı basını iktidar ilişkileri içinde ne kadar halkın taraftarıdır? Sorusu bizim çalışmamızın dışında olmakla beraber Şirket-i Hayriye ile yayınlanan bir yazıda gazeteler “umumun lisanı” olarak tanımlanmışlardır. Halkın ticari bir işletme hakkındaki şikayetlerini konu edinen yazı bir anlamda kendisini halkın sözcüsü olarak tanımlamak suretiyle kurumlar üzerinde baskı oluşturmaya çalışmaktadır. Bkz. “Bir Varakadır”, Tercüman-ı Ahval, 27 Receb 1283 (H): Nu. 441, s. 1-2.

[26] Girgin, s. 24-26.

[27] Koloğlu, Takvimi Vekayi Türk Basınında 150 Yıl: 1831-1981, s. 131. Üstelik bu merkezilik durumu öyle bir hal almıştır ki, yabancı devletlerden hiçbiri düşman olarak tavsif edilmemiştir. Bkz., Age. s. 133.

[28] Avrupa sadece haber akışında bir kaynak değildir. “otuz kırk senden bir memleketin umur-ı maliye ve ticariyesi Avrupa’nın malumatıyla irtibat-ı küllî hasıl ederek bütün bütün değişmiş…” bkz. “Maliyenin Muamelat-ı Hisabiyesine Dair Bir Layihadır”, Tasvir-i Efkâr, 6 Rabiulevvel 1283: Nu. 406, s. 1.

[29]Girgin, s. 27’de bu noktada dinamik bir kamuoyunun oluşmaya başladığını çünkü geleneksel bir biçimde herhangi bir gelişmenin fetvalar olmaksızın açıklanmaya başladığını ileri sürmüştür. Toplumun göstereceği tepkiler sadece din-din dışı olarak nitelense dahi bu yeterli bir açıklama değildir. Üstelik dini kimlik taşıyan kamuoyu hareketleri de basın yoluyla teşvik edilebilir, yönlendirilebilir. Dolayısıyla dini bir referans olmaksızın yapılan bir açıklama –seküler bir meşruiyet tanımı- tek başına kamuoyunun varlığına ve dahası bu kamuoyunun dinamikliğine işaret etmez. Ancak sekülerleşen bir toplumdaki iktidar ilişkileri ve tepkiler konu edilirse çalışma daha anlamlı olabilir. Mesela geleneksel iktidarların yaslandıkları meşruiyet tanımları görülen gelişmeler neticesinde sorgulanmaksızın ve susularak geçiliyor, buna karşın Avrupa’dan sürekli olarak ihtilal haberleri geliyorsa ve bir süre sonra toplumda ihtilal fikri –bir esinlenme veya taklit yoluyla- ortaya çıkıyorsa bu durumda gelişmeleri farklı bir biçimde değerlendirmek gerekir. Özetle bir meşruiyet tanımı yerini kaybetse dahi bu boşluğun hemen bir diğeri veya tamamen başka tanım tarafından doldurulması zorunluluğu yoktur, ancak tarihsel olarak bir birikim bu noktada kolayca tespit edilebilir.

[30] Tanzimat dil açısından sadece basın üzerinden incelenecek bir alan değildir. Oluşturulan kurumların adlarının seçilmesinde bile meşruiyet sağlama amacı görülmüştür. Bkz. Ejder Okumuş, “Tanzimat’ın Dili”, Türkler, C. 15, Ankara: YTY, 2002, s. 141. Dil üzerine yapılan bir diğer çalışma için bkz. Ahmet İnsel, “Türkiye’de Liberalizm Kavramının Soyçizgisi”, MTSD: Liberalizm, C. 7, İstanbul: İletişim Yayınları, 2005, s. 41–74.

[31] Girgin,  s. 27–28.

[32] İlber Ortaylı, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ulusal Uyanış ve Basın”, Osmanlı Basın Yaşamı Sempozyumu, Ankara: GÜİF yay., 1999, s. 19-21.

[33] Orhan Koloğlu, İlk Gazete İlk Polemik, Ankara: Çağdaş Gazeteciler Derneği yay., 1989, s. 125.

[34] Ortaylı, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ulusal Uyanış ve Basın”, s. 22.

[35] Taner Timur, “Osmanlı’da Kamuoyu Olgusu”, Osmanlı Basın Yaşamı Sempozyumu, Ankara: GÜİF yay., 1999, s. 25.

[36]Girgin, s. 52–53.

[37]Topuz, s. 44–47.

[38] Koloğlu, İlk Gazete İlk Polemik, s. 128.

[39] Bkz. Almanya ve İtalya örneği. Osmanlı coğrafyasındaki bu etki ise yukarıda işaret olunduğu üzere tartışmalı bir meseledir.

[40] Koloğlu, İlk Gazete İlk Polemik, s. 129–130.

[41] Age., s. 129–130.

[42] İrfan Erdoğan ve Asker Kartarı, “Kültür, İdeoloji Ve Osmanlı Basını”, Osmanlı Basın Yaşamı Sempozyumu 6–7 Aralık 1999, Ankara:GÜİF yay., s. 79.

[43] Hamza Çakır, “İlk Dönem Basın Reklamlarıyla Osmanlı’da tüketim Toplumu Yaratma Çabaları”, Osmanlı Basın Yaşamı Sempozyumu 6–7 Aralık 1999, Ankara:GÜİF yay., s. 114–117.

Reklamlar