Liberalizm Kavramı ve İktisadi Liberalizm

A. Liberalizm ile ilişkimiz nedir?

Liberalizm, yeni tanıştığımız bir kavram veya düşünce değil. Türk siyasi ve düşünce hayatında farklı dönümlerde yoğun tartışmalarla gündeme gelmiş, zaman zaman sessizliğe bürünmüşse de hep gündemin bir maddesi olagelmiş. Zira liberalizm, Tanzimat ile beraber sorunların çözümlerini mümkün kılacak ve arzu edilen gelişmeyi tesis edecek, özenilen ‘batı düzeni’ne ulaşmada bir yol olarak görülmüştür[1].

Liberal karakterli sağ partiler her ne kadar haiz oldukları özellikleri ve niyetleri açıklamışsalar da bu açıklamalarda sürekli olarak dolaylı bir dil kullanmış ve liberalliği bir türlü bir kimlik ve program olarak zikretmemişlerdir. Üstelik liberalizm bir ‘felsefe’ ve bir ‘ideoloji’ olarak aydınlar arasında dahi tam olarak anlaşılamamış ve sürekli olarak olumsuz anlamlarda kullanılmıştır[2]. Son genel ve yerel seçimlerden birinci parti olarak çıkmayı başarmış olan Adalet ve Kalkınma Partisi de ekonomik alanda benimsediği liberal bakış açısına rağmen kendisini liberal olarak tanımlamamış, bunun yerine ‘muhafazakâr-demokrat’ kimliği tercih etmiştir.[3]

Liberalizmin tartışıldığı en güncel ve en açık alan ise gene gazeteler olmuştur. Prof. Dr. Fuat Keyman yazdığı iki yazı[4] ile bir süreden beri Etyen Mahçupyan ile Atilla Yayla arasında Zaman gazetesi sütunlarında süregelmekte olan Liberalizm-Demokratlık tartışmasını özetlemiş ve her iki tarafın da avantajlı bulunduğu alanlara işaret ettikten sonra tartışmanın devamında her iki tarafa da sorular yöneltmiştir.[5]

B. Liberalizm Tanımı ve İktisadi Liberalizm

Hem düşünce tarihimizde hem de güncel tartışma konularımız arasında önemli bir yer teşkil eden liberalizmin tanımı net değildir[6]. Bu karışıklığın temelinde asıl olarak bir tek liberalizmin mevcut olmaması yatar. Liberalizm yoktur liberalizmler vardır[7]. Ve nihayet bu farklı liberalizmlerin içinde eridikleri ortak bir tarih de mevcut değildir[8], ancak farklı ülkelerdeki farklı gelişimlerden bahsedilebilir[9].

Pratikteki yansımaları bir yana, düşünsel niteliği üzerine de bir anlaşma mevcut değildir. Liberalizm bir taraftan karşıt parçaların bir arada bulunduğu bir mozaik veya eklektik bir yapıdan çok bütüncül ve çeşitli yönleri bulunan, parçalanamaz, her unsurunun bir diğerini zorunlu kıldığı bir sosyal teori[10] olarak, “entelektüel ve siyasî bir gelenek”[11] şeklinde tanımlanırken diğer bir bakış açısından, kuramsal çalışmaların ürünü olmayan, belli bir zaman dilimde gündeme gelmiş ve bir dünya görüşü olarak anlam kazanmış, mevcut engelleri aşmak için kullanılan bir düşünce sistemi[12] olarak görülmüştür. Akademik niteliği olabilecek bu görüşlere, piyasa ekonomisinin insanlığın kölelikten uygarlığa ilerlemesindeki bir strateji[13] ve liberalizmin hürriyetinin hür bir kümeste hür bir tilki hürriyeti[14] olduğu şeklindeki daha öznel görüşler de eklenebilir.

Liberalizmin fikri kurucuları John Locke, İskoç Aydınlanması ve Immanuel Kant olarak tespit edilebilir[15]. Esas itibariyle Anglo-Amerikan bir düşünce geleneği olarak tanımlanabilecek olan Liberalizm’in ilk büyük düşünürü olan Locke’un önemi “hayat, hürriyet ve mülkiyet”i doğal/negatif haklar olarak sıralamasından ileri gelir[16]. İskoç Aydınlanması olarak bilinen düşünce akımı David Hume, Adam Smith ve Adam Ferguson’un görüşleri etrafında şekillenmiş ve “kendiliğinden düzen” ve “doğal özgürlük sistemi” kavramlarını şekillendirmiştir. Nihayet Kant’ın, kişisel özerklik ve kişilerin ahlaki değer bakımından eşitliği kavramları ile evrenselci adalet anlayışı liberalizmi etkilemiştir. Ve Kant, liberalizmin akılcı kaynaklarından birisi olarak sayılmıştır[17].

Aydınlanma ile beraber dinin toplumda işgal ettiği konum sarsılacak ve bilim ile beraber akıl yegâne yol gösterici konumuna gelecektir[18]. Mutlak biçimde akılcı olan Aydınlanma düşüncesi, bilimin her türlü sorunun çözümü olacağına inanır. Aklı rehber edinmiş, her sorunun bilim ile halline iman etmiş bir düşüncenin tarih konusundaki görüşü de doğal olarak bu alanlardan beslenecek ve bilginin ilerlemesi ile tarihin ilerleyeceğini kabul edecektir. İnsan varlığının doğa üzerindeki mutlak hâkimiyet hakkına işaret eden bu düşünceyle beraber altın çağ ve ilk günah gibi fikirlerin terk edilmektedir)[19]. Bir referans noktası olmaktan, dünyayı, hayatı ve eylemi anlamlandırmaktan çıkan bir dininartık tüm düzenin odak noktasını belirleyemeyeceği açıktır. Bu noktada “insan” merkeze doğru kaymıştır. Bu etkiyi temel olarak Descartes’tan[20] kaynaklanan ve Locke tarafından güçlendirilip pekiştirilen radikal bir bireycilik ile açıklamak mümkündür[21]. Aydınlanma din ile çatışıyor olsa da aynı şeyi liberalizm için söylemek mümkün değildir. Çünkü zaten Aydınlanma’nın zorlamaları ve Reform hareketleri ile beraber dinin (Hıristiyanlığın) aldığı hal liberalizmle çatışacak bir form değildir[22]. Hatta mevcut dini formlar yeni iktisadi görüşün doğmasında etkili olmuşlardır[23].

Locke’un etkisi yalnız bireyciliğe yaptığı vurgu neticesinde insanın ontolojik tanımının değişmesiyle sınırlı kalmamış ‘politik bir nesne olarak insan’ın tanımı da değişmiştir. Aydınlanma öncesi Hıristiyan akidesinin insana biçtiği değer ile siyasal iktidarın biçtiği rol hemen hemen bir biriyle örtüşür. Din gibi en temel alanda meydana gelen bir değişimin -devletle ilişkili olmasa bile- sadece bu nedenle siyasal yapıyı etkilemesi kaçınılmazdır. Kısaca insan, devletin üzerine inşa edildiği yığınsal bir ‘nesne’ olmaktan çıkarak devletin hizmet etmesi gereken bir ‘özne’ konumuna gelmiştir[24]. Siyasal olarak özgürleşen  birey, Aydınlanma düşüncesine göre iktisaden de özgür olmalıdır. Birey’in iktisadi faaliyetleri üzerindeki denetim ve kısıtlamalar tümüyle kalkmalıdır. Denetim ve kısıtlamaların dini ve siyasi akide ve kurumlarca tesis edilmiş olduğu hatırlanacak olursa tablo daha net bir görünüm kazanacaktır. Denetim ve kısıtlamaların kalkması, ilerleme düşüncesinin mutlaklığıyla birleştiğinde yeni bir yaşam ahlakı ile beraber yeni bir iktisadi ahlak doğacaktır[25]. Ahlak sadece bir alanla sınırlı değildir, ilerleme peşinde koşan ve hazlarını temel gösterge kabul eden insanın ilerleme adına sınırsız tasarrufta bulunacağı düşünülemez. Aksine sahip olduğu her şeyi kendi hazzı için kullanacaktır. Bu sayede ileride oluşacak pazar ilişkileri içindeki yüksek tüketim oranı ortaya çıkmaktadır[26]. Dikkat edilecek olursa tüketimaslında göründüğü gibi değildir. Zira pazar için üretim yapmak bir süre sonra, aslında zaruri olmayan ve hatta belki de hiç ihtiyaç duyulmayacak olan ürünleri üretmek demektir. Bunların bir artı değer ifade etmesi ancak tüketilmeleri halinde olur. Daha vahim nokta, değerleri kendilerinden menkul bu ürünlerin üretilmeleri sadece ekonominin işleyişini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda üretimde görev alan kişiler için de bir toplumsal artığın oluşmasını mümkün kılar.

Liberalizmi tam olarak anlamak için fikri kökeninin yanı sıra tarihin farklı disiplinler tarafından incelenmesi ve yorumlanması gerekmektedir.

İster belli bir kuramsal çabanın neticesi ister dağınık ve tesadüfî bir gelişimin eseri olsun, bu noktada bizim için önemli olan liberalizmin ortaya çıktığı şartlardır.

Plansız bir biçimde girişilen coğrafi deneyimler neticesinde yeni keşiflerin sağladığı zenginlik en basit anlamda ilk olarak lüks tüketime yönelmiş ve geleneksel yapılar içinde kendisine yeni imkânlar aramaya başlamıştır. Bu süreçte sömürgelerin başlamış olması yeni ilişki biçimlerinin kurulmasını gerektirmiştir, bu ilk elde üretimin devamlılığı için gereklidir; üretim devamlı bir hal alacak biçimde örgütlenmelidir. Bu sayede artık merkantil politikalar yetersiz kalmış ve sorunlar çözülememiştir. Nihayet bu çözümsüzlükleri sanayi devrimi ile aşmak mümkün olmuştur. Bu süreç, farkındalık içinde yaşanan bir süreç değil, aksine kendiliğinden yaşanan bir gelişmedir[27]. İlişkilerdeki böylesi bir değişim pazar sisteminin doğması, ve pazarın kırsal malikaneyi yani feodalizmin kalesini işgal etmesiyle mümkündür. Diğer taraftan üretim ilişkileri de biçim değiştirmek zorundadır. Zamanla üretim araçlarına sahip kişiler ortaya çıkacak ve artık üretim üretici ustanın evinde değil, üretim araçlarına sahip olan kişinin gösterdiği mahalde yapılacaktır. Bu yolla feodal sistem geçerliliğini yitirip pazar merkezi bir öğe haline geldiğinde iktisadi sistem büyük bir dönüşüm geçirmiş olacaktır[28]. İktisadi sistemin bu dönüşümü o kadar büyük olmuştur ki, zamanla “iktisatçıların peygamber olduğu yeni bir din” diye tarif edilmiş[29] ve bundan da önce Adam Smith’in meşhur eseri hakkında “liberalizmin incili” tabirleri kullanılmıştır[30].

Felsefi ve tarihsel planda işaret edilen liberalizmlerin birbirinden farklı anlam dünyaları olarak görülmemeleri, aksine bir biri içine geçmiş, bütüncül bir yapı olarak görülmeleri gerekir. Bir yandan itikat boyutunda meydana gelen değişim diğer yanda yaşanan maddi koşullarla bir muvazene kurmuştur. Mesele bu muvazenenin kurulmasının bedelinin ve yolunun ne olduğudur. Bu anlamda Cemil Meriç’e göre[31] liberalizme uygun bir iklim yaratan özellik düşünce adamlarının ‘şuurlu’ çalışmaları kadar, olayların ‘şuursuz’ çatışmasıdır. Ve yeni iktisadi düzen bu bağlamda önemli bir rol oynar. Diğer taraftan bu ekonomik hayatın kökleri de tam anlamıyla tartışmasız değildir. Ahmet Tabakoğlu[32] Sombart’tan yaptığı alıntıda modern ekonominin ve medeniyetin ‘ölen ırklar ve milletler ile ıssızlaşan kıtalar’ üzerine inşa edildiğine işaret eder. Şu halde günümüz dünyası bir yanda fikri gelişimi süren bir anlayışın pratik hayata yansıyan veçhesinde şekillenmiştir. Eğer fikrî gelişim ve neticesinde ahlak ele alınacaksa bu bağlamda dinin de kendine has bir konumu olduğu bilinmelidir, bir anlamda iktisatçı olmak, bu dini bilgiye vakıf olmayı gerektirir[33]. Nihayet önceleri ahlak ilminin bir kolu olan ekonomi de sanayi devrimi ile beraber ahlaktan ayrılmış ve ‘kapitalizm’in teorik dayanağı haline gelmiştir[34]. Kapitalizmle özdeşleşmiş olan liberalizmin iktisat bilimi olarak takdim edilmesi de bunun bir diğer aşamasıdır[35].

Liberalizmin bütüncül ve tek bir anlamını, açıklamasını bulmak neredeyse imkânsızdır. Buna karşın, bir birinden tamamen farklı noktalardan hareket etseler de liberal düşünürler daima aynı ortak noktalara varmaktadırlar[36]. Temel unsurlar olarak gösterilen maddeler zaman zaman farklı kelimelerle ifade edilse de öz olarak aynı kalmakta ve farklı ifadeler zamanın anlam dünyasında ortaya çıkan gelişme ve çağrışımları ifade etmektir; yoksa özde bir değişimden bahsedilemez[37].

Atilla Yayla[38], klasik liberalizmin dört temel unsurundan bahsediyor: bireycilik, özgülük, kendiliğinden düzen ve piyasa ekonomisi ve sınırlı devlet. Mustafa Erdoğan[39] , bunlara ek olarak Tarafsız Devlet şeklinde bir ekleme yapıyor ve tarafsız devleti, farklılıklar karşısında taraf tutmayan ve bir arada yaşamayı temin etmeyi görev bilen bir devlet olarak tanımlıyor. Buradaki görev, tüm bireylerin üzerindeki bir zorlama değil, tüm bireylerin dâhil olduğu hukuki bir çerçeve olarak anlaşılmalıdır. Burada görünen ‘liberalizmin iki yüzü’dür[40]: liberalizm bir taraftan evrensel olarak idealar geliştirirken ve tüm yapıyı bir bütün kabul ederken diğer taraftan her sistem içinde hayatiyetini devam ettirebilecek olan bir sürece işaret etmektedir. Locke ve Kant evrensel niteliğe, Hobbes ve Hume da barış içinde yaşama yönlerine işaret eder.

Bireyi esas alarak, onun ihtiyaçları ve eğilimleri üzerine inşa edilen[41], bireyin özgürlüğünü ve hakkını[42] her şeyin –hatta iyi’nin bile önünde tutan-[43], devletin faaliyet ve yetki alanlarını sınırlayarak/daraltarak onu ‘sınırlı’ ve ‘tarafsız’ olarak konumlandırmak[44] suretiyle ‘hayat’ üzendeki baskı ve denetimler ortadan kaldırıldıktan sonra ‘serbest piyasa’ koşullarında düzen ve denge kendiliğinden oluşacaktır. Tüm özgürlüklerin bir arada olması gerekir, sadece ekonomik özgürlüğün veya siyasi özgürlüğün bulunması bir şey ifade etmez. Aynı zamanda her türlü düşünce ve inanış noktasında da insanlar özgür olmalıdırlar[45]. Nitekim bu tarafsız olması beklenen devlet modelinde yaşanması muhtemel olan ahlak temelli tartışmaları ve çatışmaların da halli anlamına gelecektir. Bir anlamda liberalizm tüm ahlak sistemleri için kapsayıcı olmak durumundadır[46]. Tam da bu noktada laiklik problemi gün yüzüne çıkmaktadır, ama bu tartışma çalışmamızın sınırları dışındadır[47].

C. İktisadî Liberalizmin Muhtelif Telaffuzları

Teorik tartışmalar ışığında servetle mülkiyetin[48] devlet müdahalesi olmadan hayatını devam ettirmesi biçiminde tanımlanan iktisadi liberalizm, kapitalizmin alt yapısı olarak görülebilir[49]. Bu noktada karşımıza çıkan tabloda liberalizm, iktisadi liberalizm, piyasa ekonomisi, serbest piyasa ekonomisi gibi kavramlar öz olarak aynı yapıya işaret etmektedir. Tüm bu kavramlar farklı alanlarda kullanılagelseler de mahiyet olarak aynı tarihsel ve düşünsel sürece işaret ediyorlar. Ne var ki en belirgin haliyle kapitalizm bugün hakaret olarak görülüyor ve daha ziyade yergi amacıyla kullanılıyor. Serbest piyasadan bahseden, liberal ekonomi politikalarını hemen her kürsüden savunun kimse(ler) kapitalizmin adını net olarak ifade etmiyor. Bu çekingenliği Sombart’ın yaptığı açıklamaya atfetmek mümkün. Tarihsel bir süreç olarak kimsenin kabullenmek istemediği, ve ahlaki temellerini de açıktan açığa benimsediğini itiraf edemediği, bunun yerine sürekli olarak diğer adlarının ve teknik açıklamalarının kullanıldığı bir kavramla karşı karşıyayız. Çalışmamız açısından bu, aydınlatılması gereken önemli bir noktadır.

Eğer doğrudan doğruya liberalizm diye telaffuz edilen bir kavramın araştırmasını yapacak –daha doğru bir tabirle arkeolojisine girişecek- olursak, böyle bir çabanın ürün vermesi ihtimali pek azdır. Diğer taraftan felsefi ve düşünsel temel olarak liberal literatürde yer alan düşünürlerimiz hakkında bir inceleme yapmaya kalkışırsak, muhtemelen öncekinden daha zayıf sonuçlara ulaşacağız. Bizce mümkün görünen yön, farklı veçheleriyle işaret olunan zihnî sürecin izlerini sürmek, doğru bir tabirle arkeolojisine girişmektir. Ancak bu yolla iktisadi liberalizmin tarihimizin belli bir kesitinde –Tanzimat döneminde- gösterdiği hayat belirtilerin tespit edebilir ve –ileri bir çalışma olarak- bugüne uzanan serüvenini sağlıklı bir biçimde tahlil edebiliriz.

Bu nedenle çalışmamızda yalnızca açık liberal ifadeleri değil aynı zamanda kapitalist eğilimleri de dikkate almak zorundayız. Bir düşüncenin/eğilim ve sistemin farklı isimlerle anlatılmaya çalışılması ancak yüzeysel bir faklılıktır. Yoksa kapitalizm adı altında sosyalist sistemlerin uygulanması, demokrasi adı altında totaliter rejimlerin yürütülmesi mümkündür; ve garip bir biçimde günümüz dünyasında bu tür durumlar gözlenebilmektedir. Ancak, ak ile karayı, doğru ile yanlışı birbirinden ayırmak için ilmin verilerinden yararlanma yolu açık durmaktadır; elbette kullanmak isteyenler için.

Not: bu metin Tanzimat ve İktisadi Liberalizm adlı yüksek lisans tezinden alınmıştır.

 

 


[1] Oya Okan, Batı Düşüncesinde Liberalizm Ve Tarihi Koşulları, Ankara: TTK, 2001, s. 9.

[2] Cüneyt Ülsever, Pratik Teoriyi Daima Aşıyor Neden Liberalizm?, İstanbul: Timaş yay., 2000, s. 22.

[3] Bu sayede Ülsever’in yaptığı genel tespit bozulmamış oluyor. Tabi burada AKP’nin siyasi yelpazede nerede durduğunu tartışmak konumuz dışındadır.

[4]“Liberallik, demokratlık ve Türkiye – 1” Zaman, 28.05.2006; “Liberallik, demokratlık ve Türkiye – 2”, Zaman, 28.05.2006. Bu tartışma daha sonra Taha Akyol tarafından ele alınmıştır. Bkz. Taha Akyol, “Liberalizm, cumhuriyetçilik, solculuk”, Milliyet, 05. 06. 2006.

[5] İşaret edilen tartışma da zaman zaman sert ifadeler kullanılsa da, gerek tartışmanın bizatihi kendisi ve gerekse Keyman’ın bu tartışma üzere kaleme aldığı iki parçalı yazı hem Türk basını için hem de düşünce hayatı için olumlu bir gelişmedir. Peyderpey ve dağınık bir biçimde sürmekte olan tartışmanın bu yazı ile en azından belli bir plana çekilmek istendiği açıktır. Böylesi bir yönelme şüphesiz liberalizm’i (ve doğal olarak onunla beraber demokratlığı) daha geniş bir tartışma alanına taşımış olacaktır. Bu sayede Tanzimat’tan bunca zaman sonra bile liberalizm güncel bir tartışma konusu olma özelliğini korumuş olacaktır.

[6] Okan,  s. 9.

[7] Cemil Meriç, “Liberalizm Yahut Hür Bir Kümeste Hür Bir Tilki, İlim ve Sanat, S. 22 (1988), s. 9.

[8]Okan, , s. 12.

[9]Age., s. 13; Meriç, s. 10.

[10] Atilla Yayla, Liberalizm, Ankara: Turhan Kitabevi, 1992, s. 193.

[11] Mustafa Erdoğan, “Liberalizm ve Türkiye’deki Serüveni”, MTSD: Liberalizm, C. 7, s. 24.

[12] Okan, s. 15.

[13] Yayla, s. 179.

[14] Meriç, s. 10.

[15] Bunlara, David Hume ve Montesquieu da eklenebilir bkz. Ahmet Cevizci, Aydınlanma Felsefesi Tarihi, Bursa: Ezgi Kitabevi, 2002, s.77, 98; Yayla,1992, s.169. Felsefi bağlamdaki bu katkılara iktisadi düşünce anlamında eklenebilecek isimler Child, Locke, Nort, Law, Cantillon, Berkeley ve Vanderlint’tir. Bkz. Vural Fuat Savaş, İktisatın Tarihi, Ankara, Siyasal Kitabevi, 1999, s.183–253. Savaş, çalışmasında, adı geçen isimlerin düşüncelerini faiz, para, mülkiyet, birikimin sınırları, üretim faktörlerinin arzı, nüfus gibi başlıklar altında incelemiştir.

[16] Liberal düşüncede önemli bir yere sahip olan Locke, birçok düşünürü farklı biçimlerde etkilemiş ve felsefe tarihinde önemli bir yere işgal etmiştir. Bkz. Cevizci, s.15 vd. Locke insanların doğa durumunda eşit olduklarını iddia etmesine rağmen bu eşitliliğin kesin bir biçimde ihlal edilmesi yönünde gelişmeleri sağlayacak olan özel mülkiyet kavramını da savunmuştur. Bu bağlamdaki bir tartışma için bkz. Larry Arnhart, Plato’dan Rawls’a Siyasî Düşünce Tarihi, Ahmet Kemal Bayram (çev.), Ankara: Adres Yayınları, 2004, s. 240-249.

[17] Erdoğan, s. 24–25.

[18] Batı dünyasındaki din-bilim çatışması için bkz. Augusto Forti, “Modern Bilimin Doğuşu Ve Düşünce Özgürlüğü”, Bilim ve İktidar, Federico Mayor ve Augusto Forti (drl.), 10. bs., Ankara: TÜBİTAK, 2000, s. 23-37. Bu çalışmada genel olarak bilimsel gelişmeler ve bunların yayılması noktasında dinin etkinliğini ve hakimiyetini kaybetmesi konu edilir. Genel bir kabul olarak bilimsel çalışmaların alanı geliştikçe dinin alanının küçüleceği kabul edilir. Kendi içinde dahi tutarlı olmayan bu düşünce ülkemizde ithal bir mal gibi –birçok alanda görüldüğü üzere- ancak kaba bir ‘sonradangörmelik’ haliyle sıkça ifade dile getirilmektedir. Din ile bilim arasındaki ilişki yalnızca Osmanlı modernleşme süreci içinde ele alınarak çözülecek bir problem değildir. Ancak problemin çözümü için hem bu modernleşme süreci hem de yeni aydın tipinin oluşması dikkatle incelenmelidir. Dinin kendi ilmî imkanları zorunlu olarak araştırmaya dahil edileceğinden buna işaret etmeye gerek yoktur.

[19]Cevizci, s. 10-14; Meriç, s. 11.

[20] Bireyciliğinin kadim kaynaklarından biri Descartes olsa da, liberalizm kartezyen aklı reddeder. Temel olarak akılcı olan liberalizm her şeyin üstünde tek bir aklın varlığını ve onun tüm düzeni kurgulamasını kabul etmez, bu açıdan kartezyen rasyonelliği reddeder, bkz. Yayla, s.170. Hume’ın önemi de buradan kaynaklanır, çünkü Hume, kendiliğinden düzen fikrini savunur bkz. Age., s.169. Descartes’in liberal rasyonalizm düşüncesini desteklemesi için bkz. Arnhart, s. 173-174.

[21] Cevizci, s. 15.

[22] Alpaslan Işıklı, Neo-liberalizm ve Görünmeyen El Yeni Din Yeni Tanrı, İstanbul: Otopsi yay., 2005, s. 18–19.

[23] Bu yöndeki farklı bakış açıları için bk. Max Weber, Ptotestan Ahlakı Ve Kapitalizmin Ruhu, Zeynep Gürata (çev.), Ankara: Ayraç yay., 2002; Werner Sombart, Kapitalizm Ve Yahudiler, Sabri Gürses (çev.), İstanbul: İleri yay., 2005. Din üzerine yapılan tartışmalar ne boyutta olursa olsun, din hem uhrevî yönü  hem de sosyal hayata bakan yüzü ile her zaman insan hayatının temel bileşenlerinden biri olmuştur. Kendisi dışındaki alanları etkilediği gibi zaman zaman kendisi de ‘etkilenen’ olmuştur.

[24] Yukarıda değinmiş olduğumuz kölelikten uygarlığa geçme düşüncesi bu bağlamda değerlendirilebilir.

[25] Cevizci, s. 15–16. Burada da artık çığırından çıkmış bir sürecin ifadesi olarak ‘kümesteki hür tilki’ örneği yeniden düşünülebilir.

[26] E.K. Hunt, İkisadi Düşünce Tarihi, Müfit Günay (çev.), Ankara: Dost Kitabevi, 2005, s. 31.

[27] Okan, s. 67–70. Dikkat edilecek olunursa Okan’ın liberalizmi kurgusal ve geleneğe sahip bir düşünceden çok zamanın gereği olarak ortaya çıkmış bir dünya görüşü olarak değerlendirmesinin kökleri bu açıklamalarda bulunabilir.

[28] Hunt, s. 36-41.

[29] Işıklı, s. 17-21. Yazar yeni bir din ihdasını tarihsel koşulların sıkışması ve bunlara verilen cevaba göre değerlendiriyor. Aynı sayfalarda yazar ilahi dinlerin geldikleri toplumlarda en muteber öğeler olduklarını ifade ile liberalizmin de kendi toplumunda en üst seviyede kabul görmesini aynı kategoride ele alıyor.

[30] Savaş, s. 259.

[31] Meriç, s. 11.

[32] Ahmet Tabakoğlu, İktisat Tarihi Toplu Makaleler I, İstanbul: Kitabevi yay., 2005. s. 348.

[33] Ahmet Tabakoğlu, İslâm İktisadı Toplu Makaleler II, İstanbul: Kitabevi yay., 2005, s. 3.

[34] Age., s. 16. Cemil Meriç de liberalizmi kapitalizmin gerekçesi veya ‘kibar bir tabirle’ “nazari temeli” olarak görür bkz. Meriç, s.13.

[35] Okan, s. 10.

[36] Yayla, s. 197.

[37] Age., 135–136.

[38] Age., s. 137.

[39] Erdoğan, s. 30.

[40] John Gray, Liberalizmin İki Yüzü, Koray Değirmenci (çev.), Ankara: Dost Kitabevi, 2003, s 8.

[41] Erdoğan, s. 28.

[42] Bu “hak temelli” devlet diye bir tarifi de mümkün kılar. Bkz. Hikmet Kırık, “Âdil Siyasi Düzen Kurgusu Ve Liberal Kamusal Alan”, Doğu Batı, S. 28 (2004), s. 252.

[43] Age., s. 255.

[44] Erdoğan, s. 30.

[45] Ülsever, s. 24–25.

[46] Erdoğan,  s. 31.

[47] Bu konuda bk. Nuray Mert, Laiklik Tartışmasına Kavramsal Bir Bakış Cumhuriyet Kurulurken Laik Düşünce, İstanbul: Bağlam Yayıncılık, 1994.

[48] Servet birikimine ek olarak mutlaka mülkiyetin varlığından bahsetmek zorundayız. Zira üretim araçlarının sahipliliği ve bu araçlara sahip olmayan geniş yığınların iş gücü olarak istihdamı sayesinde kapitalizm mümkün olmuştur. Bunlarla beraber piyasa ekonomisi ve yeni ahlak kapitalizmin tamamlayıcı unsurlarıdır. bkz. Hunt, s.30-31.

[49] Meriç, s. 9

Reklamlar