Tanzimat Dönemi İstanbul Basınında İktisâdi Liberalizmin Fikrî Temelleri

A. Fikrî Temeller

Ahmed G. Sayar[1], Rusya’nın zamanla Osmanlı siyasetinde etkin bir yer edinmesine karşılık İngiltere’nin harekete geçerek, David Urquhart ile beraber ikdisadî hürriyetçiliği ve bu siyasetin temeli olan iktisadî liberalizmi Osmanlı bürokrasinin düşüncesine sunduğunu, Urquhart’ın başarılı olup olmadığı bir tarafa bırakılacak olursa, gazete sütunlarına varana kadar bu fikirlerin yaygınlaşıp kabul gördüğünü ve üstelik derinlemesine bir tartışma yapılmadan, felsefî ve teknik meseleler ele alınmadan bu yaklaşımlarla iktisadî liberalizmin 1880’lere kadar alternatifsiz olduğunu ifade etmiştir. Yaptığımız çalışmada Tanzimat dönemi İstanbul basınında bu fikirlerin izini sürdük. İktisadi fikirlerin toplumda zihniyet yapıları üzerinden incelenmesi suretiyle yapılmış çalışmalar[2] ışığında araştırdığımız dönemin verilerini değerlendirmeye girişmeden, öncelikle anılan dönemde bu yönde yayınlanmış makaleleri ele almak yerinde olacaktır.

“İktisat İlminin Tarifiyle Doğal Sınırlarının Belirlenmesi Konusundadır”[3] başlığını taşıyan ilk makale (H) 27 Safer 1278’de Tercüman-ı Ahval’in 74 numaralı nüshasında yayınlanmıştır. Bab-ı Âli Tercüme Odası çalışanlarından olan Mehmed Şerif Efendi tarafından kaleme alının makale iki sayı sürmüştür.

Müellif, ilmin Fransızca ‘ekonomipolitik’, İngilizce ‘ekonomikılpolitik’ olarak belirttiği ismini Türkçeye ‘İlm-i Emval-i Milliye’ olarak tercüme etmektedir[4].

“Müellif iktisat ilmini bu şekilde tercüme ettikten sonra, ilişkili olduğu ilimlere işaretle, iktisadın ahlak, kanun (hukuk), tarih ve hikmet ilimleriyle bunlarla ilişkili aklî ve tecrübî ilimlerle irtibatlı olduğuna işaretle, bunların hemen hepsinin sosyal yapı ile alakalı olduğunu belirtir.

Bu şekilde üzerine bina edildiği ilimlere işaret olunmuştur. Asıl menşei ise daha sonra anlatılmıştır:

Belli bir gelişme seviyesine erişmemiş toplumlarda iktisat ilmine gerek duyulmamıştır. Bu dönem daha ziyade göçebelik dönemi olarak görülmektedir. İktisadın ortaya çıkış noktası olarak Adam Smith hicri 1203 yılında yayınladığı üç ciltlik kitabı olarak görülmektedir. Bu kitap derhal Fransızca ve diğer dillere çevrilerek dolaşıma girmiştir. Kitabın yayınlandığı tarihten sonra iktisat alanında muhtelif milletlerden âlimler iktisat alanında çalışmalar yapmış ve eseleri kütüphaneler dolduracak hacme ulaşacak mertebeye geldiği gibi bu çalışmalar neticesinde Adam Smith’in bu ilim için tespit ettiği sınırlar aşılmıştır[5].

Bu sayede müellif ilmin tanımını yapıp üzerine bina edildiği ilimlere işaret ettiği ilk yazısında dahi Adam Smith’i anarak kendisi için bir yol belirlemiş olmaktadır. Adam Smith telif ettiği kitap ile bu ilmi başlatmış, kendisini değişik milletlerden alimler takip etmiş ve nihayet geniş bir literatür oluşmuştur. Müellif, burada lehte veya aleyhte diye bir ayrım yapmamıştır. Fakat önemli bir nokta olarak Adam Smith’in çalışması iktisat ilminin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu başlangıca ek olarak yapılan yeni çalışmalarla Adam Smith tarafından çizilen sınırların aşıldığı belirtilmektedir. Ancak bunlara dair bilgi verilmemiştir.

74 numaralı nüshada yayınlanan bu makale 75 numaralı nüshada devam etmektedir. Mehmed Şerif Efendi bu yazısına ise, ilmin kısımlarını sıralamakla başlar: Üretim, dağıtım ve bölüşüm, mübadele ve tüketim iktisat ilminin kısımları olarak takdim edilir[6].

Üretim maddesi bağlamında yapılan açıklamaya göre, mili servetin (ulusal zenginliğin) nelerden ve ne şekilde meydana geleceği, bir milletin refahının artması için ithalat ile ihracattan hangisinin fazla olması gerektiği ve bu nedenle gümrüklerin düzenlenmesi, serbest ticaretin tanımlanması ve sanayi ve ticaretin ne şekilde gelişeceği gibi konular bu başlık altında incelenir.

Birinci madde açıklanırken yukarıdaki ifadelere yer verilerek mahsulât’tan ne kast edildiği açıklanır. Bundan sonra da diğer maddeler bir biri ardınca açıklanır. Ve netice olarak bu ilmin ticaret ve servet ile ilgili konuları kapsayarak bunların geliştirilmesi yolunda faydalı olduğu ifade edilir[7]. Dağıtım ve bölüşümde demiryolları ve bunun dışındaki yollar bu konuda önemlidir. Bu alanda çalışanların ücretleri benzeri meseleler

Dağıtım ve bölüşüm, demiryollarının ehemmiyeti, buralarda çalışan işçilerin ücretleri gibi konuları kapsar. Mübadele başlığı altında ise paranın değerinin değişmesine neden olan etkenler ile kağıt paralar ile bankaların türlerinden ve bunların ticarette sağladıkları faydaların ne şekilde ortaya çıktığından detaylıca bahsedilir. Bu çalışmalar ışığında da tüketim bahsi ele alınır, bu bahiste ele alınan konular vergi ile sair konuların durum ve doğalarıdır. İktisat ilminin kısımları bu şekilde sıralanmasıyla ticaret ve servet ile ilgili tüm işlemleri kapsadığı anlaşılır. Şu halde bu ilmin yürürlüğe girmesi (tedavül etmesi) ile bir milletin refahı yükselecektir. Müellif, bunun için İngiltere’nin bir örnek teşkil edebileceği kanaatindedir.

Makalenin son bölümünde de ilmin Türkçeye hangi isimle çevrilmesinin doğru olacağı yolundaki tartışmalara değinerek kendi tercihini ‘ilm-i emval-i milliye’ yönünde ortaya koyar[8]. Şüphesiz bu tercihi ‘Adam Smith’ten esinlenme’ olarak yorumlayabiliriz.

Mehmed Şerif Efendi’nin bu makalelerinin yayınlanması suretiyle gazeteler ‘ilm-i emval-i milliye’nin tartışılmaktan çok öğretildiği bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sayede iktisat ilmi doğrudan doğruya gündeme taşınmıştır. Ekonominin değişik alanlarında dolaylı olarak dile getirilen iktisadî liberalizm, bu sayede en açık biçimiyle topluma sunulmuş olmaktadır. Diğer konularda açık seçik ifadeler kullanılmadıkça veya kapitalist kurumlar tanıtılıp taltif edilmedikçe taşıdığı liberalist bakış açısını tespit etmek zaman zaman bir hayli zor olmaktadır[9]. Ancak bu yayınlardaki açık anlatımda bir devrin ekonomi zihniyetini –en azından belli bir kesimin halka sunduğu zihniyeti- tespit etme imkânına sahibiz.

Yayınlanan ilk makaleden sonra ancak 119 numaralı nüsha ile bu iktisat ilmine dair yeni bir metnin yayınan başlanmıştır. Çeşitli aralıklarla sürecek olan bu metinler tercüme edilmekte olan bir kitaptan alınmaktadır. Ve –muhtemelen-[10] Mehmed Şerif Efendi tarafından tercüme olunmaktadır.

‘Mukaddemei Kitap’ başlığının altındaki ibarede işlenecek konulara kısaca işaret edilmiştir. Buna göre ekonomipoliltik’in yani iktisat ilminin bilinmemesinden dolayı düşülecek hatalar, ilmin bilinmesi ile elde edilecek faydalar gibi konular ele alınacaktır[11]. Dolayısıyla ilmin felsefi temelleri veya pratik unsuları yerine yapısı ve sağladığı faydalar üzerinde durulacaktır. Her ne kadar ilmin özüne dair bir bilgi vermiyorsa da ilmin pratik hayattaki faydalarını ele alan bu makale bir anlamda ilmi, hayatın içinde önemli bir konuma yerleştirmekle yeni yönelişi ifade etmektedir[12].

Metin iki kişinin (Hoca ile Şakird’in) karşılıklı diyalogu şeklindedir. Hoca, ilmi bilen ve öğreten kişi konumundadır, Şakird ise ilmi bilmeyen bir kişi olarak başta ilme lakayt ve soğuk yaklaşmakta ancak ilerleyen sayılarda bu hal değişmektedir. Bu sayede kitabın müellifi kendisini Hoca, okuyucusunu da Şakird olarak konumlandırmış olmaktadır. Zira kitap tercüme olunup yayınlandığı kadarıyla açık bir şekilde öğretim amacı taşıdığını göstermektedir. Bu tür bir kitabın çevrilmesi de benzer bir öğretim çabası içinde olsa gerektir. Çevrilen kitap herhangi bir okulda ders aracı olarak kullanılmış mıdır bilemiyoruz, ancak çevirinin basında yayınlanması suretiyle metni tercüme eden kişi Hoca ve gazete okuyucusu da Şakird konumuna gelmektedir. Dikkat edilebilecek bir diğer noktada böyle bir kitabın seçimidir[13]. Farklı nitelikteki kitaplar tercüme edilebilecekken soru cevap şeklinde yazılan bir kitabın tercüme edilerek gazete sayfalarında yayınlanması ancak iktisat ilminin halka öğretilmek isteği ile açıklanabilir. Bu tavır Osmanlı aydının zihniyet yapısı açısından da dikkat çekicidir[14].

İlk iki yazıda bir beldenin gelişmesinin sebepleri üzerine bir diyalog gerçekleşir ve Hoca her şeyi ‘ilm-i emval-i milliye’ ile açıklar ve nihayet Şakir’de bu ilim hakkında bir bilgisi olmadığını itiraf eder[15]. Tartışmalar 121 numaralı nüshada[16] da devam eder. 122 numaralı nüshada ilim üzerindeki genel tartışmalar kısmen aşılmıştır. Bu nüshada ilmin akıl yürütme yöntemlerine ihtiyaç duyduğu ve tarihin anlaşılması için iktisat ilminin bilinmesinin elzem olduğundan bahsedilir[17].

Diğer ilimlerin anlaşılması bir tarafa, devlet işinde istihdam olunmak isteyenlerin de bu ilmi öğrenmeleri gerekir. Bu gençlikte kolay olmaktadır. En iyisi gençken düzgün bir şekilde öğrenmektir. Bunun için okullarda bu dersler okutulabilir, ilmin alanı her ne kadar geniş ise de bu konuda bir küçük risale hazırlanabilir[18]. Küçük yaşlarda öğrenilmemiş ise Adam Smith okunabilir. Bu mümkün değilse Darülfünun’daki derslere devam edilebilir. Eğer bu da mümkün değilse bu ilmin konuşulduğu, tartışıldığı meclislere[19] devam edilmelidir. Bu sayede bu ilmi öğrenmek mümkün olabilir[20].  Öğrenme yollarının bu şekilde tespit edilmesiyle ilmin ancak teorik bir düzeyde öğrenilmesine işaret edilmektedir. Dolayısıyla bahsedilen pratik bir çabadan ve yönelmeden ziyade zihni bir süreç olarak evvela belli bir çabayı göstererek belli donanımlara sahip olmaktır. Bu sayede elde edilecek bilgilerin ilk elde bir eylemi değil de zihni bir yapılanmayı mümkün kılacağı açıktır. İktisat ilmi çeşitli yollarla öğrenilecektir. İlk elde hedef budur.

Bu ilmin öğrenilmesiyle beraber gelişme sağlanarak iş bölümü ve birliklerin oluşturulması sağlanabilir. Ancak, milletin refahının kaynağı bilindiğinde sağlıklı kararların alınması ve bunların hayata geçirilmesi mümkündür. Bu minvalde tarih tetkikleri yapılırken ‘gazevat[21]’ tarihi değil ‘sanayi ve medeniyet’ tarihi dikkate alınmalıdır[22]. Tarih bu tutulmakla beraber dünyanın artık farklı bir dünyasından bakılarak tanımlandığı açıktır. Klasik bir yönelme olarak dünyayı/tarihi ‘okumak’ ancak dinin sunduğu bilgiler ışığında olmaktadır. Zira dünya başlangıcı ve nihayetiyle din tarafından anlamlandırılan bir süreçtir. Fakat burada görüldüğü gibi din bir referans alanı olmaktan çıkmaktadır. Dinin belirlediği gelişme sınırları yerine sanayi ve medeniyetin sınırları araştırılması gereken bir saha olarak çıkmaktadır. Buna paralel olarak Bu görüşler genel olarak bir milletin ilkel bir halden medeni bir hale evrilmeleri doğrultusunda ileri sürülmüştür[23].

Servetin tanımı yapılarak, tarihte karar alan hükümetlerin kararları üzerinde olan bir güçten ve nihayet servetin nasıl bir toplumsal düzen/barış sağlayacağından bahsedilir[24]. Servetin toplumda oynayacağı rol tespit edildikten sonra bizzat servetin ne olduğu tartışılır, buna göre servet sadece para veya satın alma aracı olarak görülemez. Çünkü bunların bir anlam ifade etmediği durumlarda da (örneğin büyük felaket anlarında ve paranın tek başına bir anlam ifade etmediği durumlarda) servetten bahsetmek mümkündür[25]. Dolayısıyla bunlar ancak bireylerin yaptıkları atıflar olarak önemlidirler.

136 numaralı nüshada cılız ifadelerle fiyatların düşmesi-artması üzerinde durulur[26]. Üretimin gerçekleşmesi bir yana servetin ortaya çıkması sadece emek faktörünün sarf edilmesiyle mümkün değildir. Buna göre bir rençber ne kadar çalışırsa çalışsın servet sahibi olamayacaktır[27]. Dolayısıyla servetin ortaya çıkması en temel insan faaliyeti olarak kas gücünün işletilmesinden daha ileri ve karmaşık ilişkileri gerektirir. Kapitalizm öncesi dünyada hayati önem taşıyan işgücü gelişmeler karşısında önemini kaybetmiştir. Artık zenginliğin kaynağı toprak ve en ‘şerefli’ kazanç yolu olarak tarım bir önem taşımamaktadır. Çünkü bu yolla servetin oluşması mümkün değildir.

‘Şugul ve amel’in temel hedeflerinden birisi çalışma neticesinde kendisine ait olacak bir mülke sahip olabilmektir. Eğer bu mümkün olmaz ise insanların çalışması için bir sebep kalmayacaktır. Bu nedenle insanların mülk edinebilmeleri –özel mülkiyet- serbest olmalıdır[28]. Şeriat da mal varlığını korumalıdır. ‘Hâkim’ olarak kanun malın kime ait olduğunu tespit etmeli ve herkes de buna uymalıdır[29]. Kanunun en üst hüküm mercii olarak görülmesi ve herkesin can, mal ve ırzıyla beraber güven altında olması Tanzimat fermanını anımsatacak bir açıklıkla ifade edilmiştir[30]. Bu sayede yapılacak bütün işlerin bir ürünü olarak mülkiyet hakkı kanun tarafından da korunan doğal bir hak olarak görülmektedir. Kanun bir koruyucu olarak kişilerin temel haklarını tesis etmekle yükümlü tutulmuştur.

Yeniden emniyetin vurgulanmasıyla beraber mülkiyetin kime ait olduğu ve nasıl oluştuğu yönündeki tartışmanın başladığı 177 numaralı nüsha[31] çalışmamızda bu metinlerin devam ettiği son nokta olarak tespit edilmiştir[32].

Bu makalelerle ‘ilm-i emaval-i milliye’ye ana hatlarıyla değinilmişse de bunların doğrudan doğruya bir bakış açısını aktardığı söylenemez. Ancak gelişmelerin bu ilmin öğrenilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi neticesinde mümkün olmasına işaretle ve özel mülkiyet, ticaret gibi bahisleri ön plana çıkarmasıyla iktisadî liberalizm yanlısı bir görünüm arz eder. Üstü kapalı olarak görülen bu eğilim daha sonra yayınlanacak makalelerde daha açık bir hal alacaktır. Ancak bu halde bile bugün klasik ekonomi tanımları ve anlatımları içinde görülen yönelimler tespit edilmiştir. İktisat ilmi bu sayede basın yoluyla halka tanıtılmakta ve öğrenilmesi zorunlu olan bir ilim tartışılmakta, bilinmemesi halinde karşılaşılacak zararlar ve öğrenilmesinin faydaları anlatılmaktadır. Hayatı kolaylaştıracak bir ilim; iktisat ilmi bu şekilde görülmektedir.

Ahmet G. Sayar’ın[33], iktisat ilminin Türkçedeki isimlendirilişi bahsinde işaret etmekle yetindiği[34], Ohannes Efendi’nin “İlm-i Serveti Milel” başlıklı yazısı bu konuda en açık ifadelerin yer aldığı bir metindir. İki bölüm olarak (Mecmua-i Fünun, Nu. 2 ve Nu. 6) yayınlanan metin iktisat ilmi, genel tanımını vererek kısaca tanıtmaktadır.

İnsanın muhtelif ihtiyaçları vardır. Bunların başında gıda temini ve emniyetli barınaklara sahip olmak gelir. Beden ve akıl ile bu ihtiyaçları karşılamak yolunda enerji sarf etmekte ve ihtiyaçlarını temin etme yollarını geliştirmektedir.   Bu yönde çaba gösteren insanlar ilim ve fen ile bir zaman sonra ihtiyaçlarını karşılamanın daha gelişmiş yollarını keşfederler. İlim ve sanayinin gelişmesi ile beraber insan ihtiyacını karşılayan şeylerin miktarı da artar ve önceki hala göre bir bolluk dönemi başlar. Gelişme neticesinde herkesin elinde fazladan ürün bulunmaya başlar. Bunun bir kısmı güvenliğin sağlanması üzere devlete terk edilirken geriye kalan kısmı gerek ihtiyat güdüsüyle biriktirilerek ve gerek çeşitli biçimlerde imar faaliyetlerinde kullanılmak suretiyle değerlendirilir. Netice kişilerin sahip oldukları servet artar, bu aynı zamanda, milli servetin de artması demektir[35].

Bu metinde de görüleceği üzere insanın ekonomik ilişkileri hayatın başlangıcından itibaren ele alınan bir süreç olarak görünmektedir. Ve daha başta bile kişisel servet ile genel servet arasında bir ilişki kurulmaktadır: Kişisel servetlerin artması genel serveti de arttıracaktır. İnsanlık tarihi de ilk insanların yaratılması ve bunların ilahî kitaplarda yer alan anlatıları bağlamında değil, fakat ilkellik halinden medeniliğe doğru bir akış olarak ilim ve fennin tetkiki ve sanayinin gelişmesi ile bağlantılı olarak ele alınır. Tarih algısındaki bir değişim olarak görülebilecek bu yaklaşım bir yandan da insan, akıl ve eylem (iş) gibi kavramların farklı bir biçimde algılanmaya başladığını gösterir. Ne var ki bu noktalar üzerinde dini de içine alan bir tartışma yapılmamıştır.

Kişisel üretim geliştikçe bir süre sonra mübadele ihtiyacı ortaya çıkacaktır. Çünkü tekniğin ve sanayinin gelişmesi ile beraber herkes her şeyi üretemeyecek ve bir başkasında mevcut olan maddenin ihtiyacını duyarken kendi elinde de ihtiyacından fazla bir madde birikimi olacaktır. Bu durumda mübadele kapısı aralanmış olmaktadır[36]. Fakat mübadele her zaman en kolay bir şekilde mümkün olmaz. Bu, ilk elde üretim alanları arasındaki mesafeden, başka bir deyişle ihtiyaç duyulan maddelerin muhtelif alanlarda bulunmasından ileri gelir. Üreticiler (ziraat ve sanayi erbabı) ya işlerini bırakarak kendileri bu beldelere gidip mübadelede bulunacaklardır ya da başkaları bu işi yürütecektir. Mübadele işini yürüten bu insanlar bir süre sonra bu konuda uzmanlaşacaklardır. Üretim alanları bir birinden ayrıldıkça ve yapılacak işler çeşitlileştikçe mübadele genel bir kural olarak görülmeye başlayacaktır.

Ticaret erbabının zuhur etmesinden bir süre sonra da mübadele, artan hacmi ve değişen talep/ihtiyaç yapısı nedeniyle bir aşama daha göstererek, ürünlerin karşılıklı mübadelesinden kıymetli bir karşılığa binaen mübadele edilmeleri seviyesine yükselecektir. Paranın ortaya çıkış süreci olarak bu işlemler, önceleri muhtelif nesneler kullanılarak yapılmışsa da temel olarak mübadeleyi sağlayacak metanın da aslî kıymete sahip olması gerekliliği görülmüştür; bu bağlamda sim ve zer bu tür bir kıymete sahiptirler[37].

İnsanlar kendi çıkarları/ihtiyaçları için aklen ve beden çalışırlar. Bu çalışmalarının neticesinde elde ettikleri mallar üzeride de tasarrufta bulunmak isterler. Sosyal refahın artması da ancak bireyin ve toplumun mülkiyet hakkına sahip olarak emniyet içinde yaşaması, mübadele ve nakliye işlemlerinin serbestçe yapılması ile mümkündür. Ancak bu şartların sağlanması ile üretim ve toplumun refah seviyesi yükselir[38].

İnsan faaliyetlerinin amacı kişisel çıkarın sağlanması olarak tespit edilerek güvenlik ve serbest ticaret[39] refahın artması yolunda temel unsurlar olarak görülür. İktisat ilmi de bu bağlamda gerekli olan bilgilerin sağlanmasından ibaret olarak tanımlanır[40].

Makalenin devamında servetin ne olduğu tartışmasına yer verilerek hüküm açıklanır: Makalenin devamında servetin niteliği tartışılır. Buna göre altın ve gümüş çeşitli şekiller verilmek suretiyle tüm eşyanın mübadelesinde bir araç kullanılmalarına karşılık değerleri ancak insan ihtiyaçlarını karşılamaktan ibarettir[41].

‘Kıymet’ bahsine yer verilerek bir şeyin kıymetinden bahsedebilmek için bir fayda özelliği taşıması gerektiği ve mübadeleye konu olabilmesi şartı arandığı belirtilir[42]. Kıymet aynı zamanda bir madenin az veya çok miktarda bulunabilmesine de bağlıdır[43]. Diğer taraftan bir kıymete sahip olarak serveti teşkil eden unsurların tamamı maddi değildir. Bunların yanında –ve belki de bunlardan daha fazla olmak üzere, manevi unsurlar da kıymete haiz olarak serveti vücuda getirirler. Manevi unsurlardan kastedilen çilingirlik, kâtiplik gibi bilgiye dayalı işlerdir. Bunlar da sanayi gibi, faydalı olduklarınsan sanayiye benzerler[44]. Bu sayede hem arz ve talepteki değişmelerle fiyatların değişmesi işlenmiş olur hem de hizmetler ekonomik faaliyetler olarak değerlendirmeye alınmış olur.

Bir cemiyetin servet sahibi olması için bu cemiyetin her bir ferdinin ihtiyaçları mümkün olan en yüksek düzeyde karşılanmalı ve refahı arttırılarak kendisine en yüksek faydayı sağlayacak olan mal ve hizmetlere mübadele yoluyla ulaşabilmelidir[45]. Daha açık bir ifade ile toplumsal refahın yükselmesinin temel şartı bireylerin her birinin kendi refahını en yüksek seviyeye ulaştırmasıdır.

Bu kural her toplumda az veya çok var olmakla beraber, bu durumun engellendiği toplumlarda ilerleme görülmez. Bu tür toplumlarda bireyler fakirleştiği gibi nihayet toplum da fakirleşip geriler ve bir süre sonra çöker[46]. Dolayısıyla bireylerin kendi faydasına olacak işlerle uğraşmaları ve bu yolda çaba göstermeleri doğal bir kanun olarak görülmektedir. Riayet edildiğinde gelişme, fakat terk edildiğinde fakirleşme görülen ve nihayet toplumun çökmesi ile sonuçlanan bir doğal kanun.

Ohannes Efendi’nin makalesinde artık serbest ticaret ve toplumun gelişmesi için bireylerin kişisel çıkarlarını maksimize etmesi gerektiği açıkça savunulur. Bu metni diğer metinlerden ayıran bu açıklığın yanı sıra artık düzenli bir şekilde bir teorinin ele alınmasıdır. Genelde iktisadî konular, ya kurumlar ya kişiler ya da olaylar üzerine ele alınmakta ve ‘pratik’ bir bakış açısı kullanılmaktadır. Bu yazıda ise bunların biraz daha ilerisine geçilerek teorik bir düzeyde bir anlatım kullanılmıştır.

 


[1] Ahmed Güner Sayar, “Yenileşmeden Cumhuriyet’e Osmanlı İktisat Düşüncesi”, Türkler, C.14, Ankara: Yeni Türkiye Yay. , 2002, s.567-568.

[2] Ahmed Güner Sayar, Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, 2. bs, İstanbul: Ötüken, 2000. Tevfik Çavdar, Türkiye’de Liberalizm (1860-1990), Ankara: İmge Kitabevi,1992,  Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, 2. bs., İstanbul: Ötüken, 2002 içinde s. 43-87, 1992. Necdet Kurdakul, Tanzimat Basınında Sosyo-Ekonomik Fikir Hareketleri, Ankara: TC. Kültür Bakanlığı, 1997. Sabri Ülgener, İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, 2. bs., İstanbul: Der , 1981,bu alanda yapılan çalışmalar olarak ilk akla gelen eserlerdir. Bunların dışında zihniyet yapıları üzerinde yapılan çalışmalar varsa da bunlar farklı belgeler üzerinde yapılan çalışmalardır. Oysa burada zikrettiğimiz çalışmalar daha çok gazete, kitap türü eserler üzerinden yapılan araştırmaların sonucudur. Bunun dışında eğer bir zihniyet çalışması yapılacaksa elbette çok farklı kaynaklardan yararlanma imkânı vardır ve tarih ve zihniyet alanlarında çalışan hemen herkesin de bu minvalde görüş bildirdiği bir vakıadır. Zihniyet çalışmaları için -bir deneme olarak- bk. Ülgener, s. 13–20. Bunlara ek olarak bk. Ahmed Güner Sayar, İktisat Metodolojisi ve Düşünce Tarihi Yazıları, İstanbul: Ötüken, 2005 içinde bk. 9-17, 193-221 arası bölümler.

[3] “Ekonomipolitik İlminin Tarifiyle Hudud-ı Tabiyesinin Tahdidi Beyanındadır”

[4] İsimlendirme noktasında Mehmed Şerif Efendi’nin bu tercihine Ahmed Güner Sayar, Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması adlı eserinin 292. sayfasında, 52 numaralı dipnotta işaret ederken 1280 tarihini kullanmıştır. Ancak bu yazının daha ilk cümlesinde görüldüğü üzere bu isimlendirme 1278’de dahi kullanılmıştır.

[5] Mehmed Şeref Efendi, “Ekonomipolitik İlminin Tarifiyle Hudud-ı Tabiyesinin Tahdidi Beyanındadır”, Tercüman-ı Ahval, 27 Safer 1278: Nu. 74, s. 3.

[6] Mehmed Şeref Efendi, “Ekonomipolitik İlminin Tarifiyle Hudud-ı Tabiyesinin Tahdidi Beyanında Geçen Numarada Yazılan Bendin Bekayesidir”, Tercüman-ı Ahval, 29 Safer 1278: Nu. 75, s. 2. İlmin benzer bir sınıflaması daha sonra Mehmed Cavid Bey tarafından yapılacaktır, bkz. Mehmed Cavid Bey, İktisat İlmi, Sema Alpan Çakmak (çev.), Orhan Çakmak (sdl.), İstanbul: Liberte, 2001. Cavid Bey, Türkiye’de liberal ekonomik düşüncenin doruğu olarak görülmüştür, bkz. Çavdar, s. 83-84 vd.

[7] Tercüman-ı Ahval, 29 Safer 1278: Nu. 75, s. 2.

[8] Tercüman-ı Ahval, 29 Safer 1278: Nu. 75, s. 3. Adam Smith’in eseri de genel olarak geniş adıyla değil de ‘Ulusların Zenginliği’ ismiyle meşhur olması bu tercih göz önünde bulundurulacak olursa dikkat çekicidir.

[9] Bu zorluk bazen olur olmaz ifadelerin ve tavırların da ‘toptancı’ bir bakış açısı ile bir başlık altında toplanması gibi bir mahzura sebebiyet verdiği açıktır. Araştırmacıların özellikle kaçınması gereken bu yanlış usul zaten yapılacak yeni araştırmalarla bertaraf edilecektir. Ancak araştırmacı düzeyinde böyle bir yanlışa düşülmemesi için takip edilebilecek yol, kullanılan materyallerin bir anlam bütünlüğü içerisinde belli bir bilgiye/eğilime işaret etmesidir. Anlamlı bir bütün içinden seçilecek bir nokta diğer tüm bilgi ve eğilimlerle irtibatlı olacağından, burada andığımız mahzur kendiliğinden izale olmuş olacaktır. Ne var ki böyle bir konuda matematiksel bir şablon sunmak veya oluşturmak mümkün değildir. Bütünlük ve anlamlılık neticesinde belirlenecek eğilim, gerekli teknik çalışmalardan sonra araştırmacının ‘sezgi’lerine kalmaktadır. Paralel bir okuma olarak bk. Genç, (2002) içinde “Hac Yolunda Bir Karınca”, s. 15–34.

[10] Önceki makaleye atıfla böyle bir tahminde bulunuyoruz, çeviri metni birçok sayıda tespit ettiysek de bittiğini gösterir bir ifadeyi tespit edemedik ve her sayıda da müellifin ismi yer almıyor. Ancak seri tamamlandıktan sonra isim yayınlanıyor, bu da bazı nüshaların kaybolması veya görülememesi durumda müellifin kimliğinin belirsiz kalmasına neden olabiliyor. Yapılacak ilave çalışmalar, bu konularda her zaman tamamlayıcı ve hatta düzeltici olacaktır.

[11] Bkz. “İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercümesi İlan Olan Kitap”, Tercüman-ı Ahval, Cemaziyelahir 1278: Nu. 119, s. 3–4. Alıntıladığımız ifadelerde görüldüğü üzere tüm metin ilmin teorik tartışması değildir.

[12] Dünya görüşündeki bu değişim için bkz. Fındıkoğlu, s. 647.

[13] Daha öncede yayınlanmış bir makalede, bu ilme dair bir çok kitabın telif edildiği yazılmıştır. Bkz. Mehmed Şeref Efendi, “Ekonomipolitik İlminin Tarifiyle Hudud-ı Tabiyesinin Tahdidi Beyanındadır”, Tercüman-ı Ahval, 27 Safer 1278: Nu. 74, s. 3. Şu halde bu tür, doğrudan öğretim amaçlı olan bir kitabın seçilmesi anlamlı olmalıdır.

[14] Bu örnekte Osmanlı aydını kendisini halkın üzerinde bir vasi olarak onu geliştirmek için çaba göstermektedir. Bunun için yabancıların yaptığı çalışmalar tercüme edilmekte ve basın yoluyla halka ulaştırılmaktadır. Günümüzde bile geçerliliğini koruyan bu tavrın yeni olmadığı anlaşılıyor.

[15] Bkz. “İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercümesi İlan Olan Kitap”, Tercüman-ı Ahval, Cemaziyelahir 1278: Nu. 119, s. 3–4, “İlm-i Emval-i Milliyeye Dair Kitabın Ma-Bâ’dı”, Tercüman-ı Ahval, 17 Cemaziyelahir 1278: Nu. 120, s. 3–4

[16] “İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 20 Cemaziyelahir 1278: Nu. 121, s. 3–4

[17] Bkz. “İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 22 Cemaziyelahir 1278: Nu. 122, s. 4

[18] “İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 24 Cemaziyelahir 1278: Nu. 123, s. 3–4

[19] Tartışma meclisleri, kitabın akışı içinde bir basit ifade olarak görülmekle beraber, özellikle Tanzimat döneminin öncesi ve sonrasında oluşan bu türlü meclisler önemli fikri gelişmelerin ve siyasi oluşumların çekirdeği olagelmiştir, bkz. Mardin, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, s. 17–21, Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasî Fikirleri 1895–1908, 12. bs., İstanbul: İletişim, 2005, s. 32-40.

[20] Bkz. “İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 29 Cemaziyelahir 1278: Nu. 125, s. 2. Makale,  Receb 1278 tarih 126 numaralı nüsha ile devam eder.

[21] Din uğruna yapılan savaşlar.

[22] Bkz. “İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 4 Receb 1278: Nu. 127, s. 3–4.

[23] Genel olarak Tanzimat düşüncesinde bedeviyet ile medeniyet arasında bir kıyaslamanın yapıldığı görülür. Makaledeki bu ifadeler dikkate şayandır. İlgi çekici bir nokta olarak tarih bilgisinin öznesindeki tercihtir. Basında yer alan makalelerdeki tarih anlayışını incelemek bizim konumuz dışında olduğundan kesin bir yargıya varmamız mümkün değilse de bu ifadeler ışığında tarihin dini mahiyeti olan bir alandan seküler bir alana doğru yol aldığı düşünülebilir. Aslında bunların tamamı değişmekte ve kendine yeni bir konum ve tanım bulmaya çalışmakta olan bir anlam dünyasının değişik bileşenleri olarak tek başlarına değil de külli bir okumayla anlamlandırılmalıdırlar. Bu nedenle konumuzun sınırlarını aşan bu noktaya ancak işaret etmekle yetinebiliyoruz.

[24] Bkz. İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 15 Receb Cemaziyelahir 1278: Nu. 132, s. 2-3

[25] Bkz. İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 20 Receb Cemaziyelahir 1278: Nu. 134, s. 3.

[26] Bkz. İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 25 Receb Cemaziyelahir 1278: Nu. 136, s. 2. ‘Arz’ konu edilmiştir.

[27] İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 27 Receb Cemaziyelahir 1278: Nu. 137, s. 2.

[28] İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 21 Şaban Cemaziyelahir 1278: Nu. 147, s.4.

[29] İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 5 Ramazan Cemaziyelahir 1278: Nu. 153, s. 3-4. Kanun ve nizamın hakim olması yönündeki bir görüş için bk. “Vücuduna Muhtaç Bulunduğumuz Bir Tassub”, Hakayik-ul Vekayi, 24 Şaban 1288: Nu.407, s. 1-2. Bu makalede her türlü taassuba sahip olunduğu halde eksik olan bir taassup olarak kanun ve nizamın tesisi gösterilmektedir.

[30] Bkz. İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 12 Ramazan Cemaziyelahir 1278: Nu. 156, s. 4

[31] İlmi Emval-i Milliyeye Dair Tercüme Olunmakta Olan Kitabın Ma-Bâ’dıdır”, Tercüman-ı Ahval, 5 Zilkade Cemaziyelahir 1278: Nu. 177, s. 2

[32] Metnin burada kesilmiş olması muhtemel ise de görülemeyen nüshalarda devam etmiş de olabilir. Bir boşluk olarak kabul edilebilecek bu mesele ancak yapılacak yeni çalışmalarla aydınlatılabilir.

[33] Sayar, Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, s. 292 bkz. Dipnot 52.

[34] Sayar, bu metne işaret etmekle beraber metni merkez alan bir çalışma eserinde görülmemiştir.

[35] Bkz. Ohannes Efendi, “İlm-i Serveti Milel”, Mecmua-i Fünun, Safer 1279: Nu. 2, s. 86–87.

[36] Bkz. Agm., s. 89.

[37] Bkz. Agm., s. 90.

[38] Agm., s. 91.

[39] ‘mülkiyet ve emniyet-i şahsiye ve umumiye ve hasılatın teşvikiyle teshil-i mübadelat zımnında ehem ve elzem olan turuk ve vesail-i nakliye ile menba’i servet olan hiref ve sanayiin serbest-i icrasi’

[40] Bkz. Agm., s. 91–92.

[41] Ohannes Efendi, “İlm-i Serveti Milel”, Mecmua-i Fünun,: Nu. 6, s. 243–245.

[42] Agm., s. 245.

[43] Agm., s. 246.

[44] Agm., s. 247–248.

[45] Agm., s. 248–249.

[46] Agm., s. 249.

Reklamlar