Tanzimat Dönemi İstanbul Basınında Ticaret

18. yüzyılın ikinci yarısında Batılı devletlerin konsolos ve elçileri, kendi ülkelerinin sanayi mallarını pazarlama işi ile de uğraşmışlar ve bu konuda azınlıklar ile işbirliği yapmışlardır. Azınlıklar, bu yolla yabancı tüccarların imtiyazlarından yaralanabilmek için tabiiyet değiştirmeye başlayınca, Osmanlı Devleti kendi tebaasından olan azınlıklara yabancılarla eş değer imtiyazlar tanımıştır. Bu durumda azınlıklar tabiiyet değiştirmeyecek ve dış ticaret de devlet denetiminde olacaktır. Fakat bu sefer de ülkedeki Müslümanlar diğer milletler karşısında zayıf bir duruma düşmekle aynı hakları talep etmişlerdir[1]. II. Mahmud döneminde, Müslümanlar bu haklara fazlasıyla kavuştular. Ama bu sefer de 1838 Osmanlı-İngiliz ticaret antlaşması ile kabul edilen şartlar Hayriye tüccarına verilmiş imtiyazların sağladığı avantajları ortadan kaldırmıştır. İngilizlerin Osmanlı ekonomisi içindeki rolleri bu antlaşma ile başlamamış, fakat daha önceki zamanlardan beri süregelmekle beraber bu antlaşma ile etkileri artmıştır; antlaşmayı bu bağlamda fiili olarak var olan bir durumun resmen onaylanması olarak da değerlendirilmiştir[2].

Osmanlı ekonomisi üzerindeki yıkıcı etki esas olarak Sanayi devriminden kaynaklanmıştır. Büyük sanayi ve dahası modern kapitalist toplum burjuvanın eseridir, fakat Osmanlı toplumunda böyle bir sınıf yoktur. Bu nedenle ilişkilerin tam bir muvazene içinde gerçekleştiği düşünülemez[3].

Sanayi devriminin Osmanlı ekonomisi üzerindeki en açık etkisi, hammadde ihraç edip mamul maddeler ithal eden bir vaziyet almasıdır. Önceki dönemlerden süregelmekte olan ve 1838–1841 yılları arasında yeni boyutlar kazanan ticari antlaşmalar bu noktada Osmanlı ekonomisini zorlayıcı birer faktör olarak ortaya çıkmıştır. Sanayi devrimi ile maliyetleri düşen maddelerin ihracı karşısında Osmanlı ekonomisi içinde küçük sanayi gittikçe gerilemiştir. Ziraî üretimde bir artış gözlenmişse de ulaşım imkânları nedeniyle bu gelişmeleri abartmamak gerekmektedir. Buna rağmen, ziraattaki bu gelişim ihracatın artmasına neden olmuştur. Osmanlı ekonomisi bu yolla dönüşürken, öncelikle Ticaret Nezareti kurulmuş, 1850’de ‘Fransız Ticaret Kanunu adapte edilmiş’ ve bu doğrultuda 1863’te Ticaret-i Bahriye Kanunnamesi kabul edilmiştir. Bu kanunlaştırma çabalarıyla kapitalist ticari ilişkilerin oluşması için gerekli olan alt yapı tesis edilmiştir[4].

Netice olarak Osmanlı ekonomisi klasik dönemdeki özelliklerini kaybederek yeni bir mecrada yol almaya başlamıştır. Bu hareketin sadece tek dinamik etrafında olduğunu düşünmek karmaşık bir sosyal olguyu basit bir matematiksel formülle açıklamak olacaktır ki, bu mümkün değildir. Ancak farklı katmanlarda yapılacak analizlerle açık bir tabloya ulaşma imkânı doğabilir.

Basında yer alan ilanlar, tek başlarına kamuoyunu bir gelişmeden haberdar etme ya da resmi bir duyuruyu ihtiva etmek gibi görevle yayınlansalar da bunları yan yana getirip okuduğumuzda, yayınlandıkları döneme ilişkin fikir edinmemizde yardımcı olurlar. Doğrudan kaynak olarak kullanılması sağlıklı olmayan, ancak tali birer kaynak olarak görülebilecek ilanlar üzerinde kısa bir okuma yaparak hem bu konudaki imkânları test etmiş hem de Tanzimat Dönemi basınının bu konudaki potansiyeline ilişkin bir fikir edinmiş oluruz.

İlk olarak Tasvir-i Efkâr gazetesinin 157[5] ve 184[6] numaralı nüshalarında yer alan ilanları bir biriyle irtibatlandırarak okumaya çalışacağız.

157 numaralı nüshada ‘Cemiyet-i Tedrisei İslamiye’ adıyla kurulan bir heyetin esnaf için bir okul açtığından bahsedilmektedir. Habere göre, cemiyet esnaftan isteyenlere itikadî bilgiler, matematik ve imkan dahilinde Türkçe okuyup yazma öğretmek üzere Maarif Nezareti’nden ruhsat almak suretiyle çarşıda bir okul tahsisi istemişlerdir. Bu talep Bab-ı Ali’ce de kabul görmüştür[7].

İki kişiden teşkil edilecek bir ekibin çalışmaları yürüteceği, bunlardan birinin ‘mektep idaresi ve şakirdanın talimi’ ile meşgul olacağı diğerinin ise ‘her ne suretle olursa olsun cemiyetin maksadına hizmet edecek zevattan biri’ olacağı belirtilmiştir.

Cemiyetin talep ettiği okul tamire muhtaç olduğundan gerekli işlemlerin yapılması vakıflar idaresine havale edilmiştir. Bu işlemlerin tamamlanmasından sonra faaliyete başlanacak ve sabahları bir buçuk veya iki saat elif ba ve ilm-i hal gibi dini bilgiler okutulacaktır. Bazı Türkçe kitapların okutulması, matematik ve coğrafya ile beraber biraz tarih okutulması da müfredat içinde sayılır[8]. Müfredatı bu şekilde açıklandığında karşımıza karma yapılı bir okul çıkar; bir yandan dinî eğitim verilecek diğer taraftan da günlük hayatta gerekli/faydalı olabilecek bilgiler okutulacaktır. Bunlar arasında Türkçe (okuma ve yazmanın) ve matematiğin olması esnaf arasında bu yönde bir ihtiyaç olduğunu gösterir[9].

Tanzimat boyunca düalist bir yapı varlığını korusa da burada asıl olarak yeni ihtiyaçların ortaya çıktığı görülmektedir. Hedef kitlesi olarak esnafı seçmiş bir cemiyetin eğitim amaçlı bir işte çağın gereği olarak hesap, geometri ve coğrafya bilgilerini öncelemesi ve bunlara Türkçe –yani dil- bilgisini de eklemesi dikkate şayan bir noktadır. Bu çalışmalar temel olarak toplumsal faydayı sağlamak amacındadır, bu sayede hedefleri gibi sonuçları da topluma ait olacaktır[10]. Esnafın çeşitli alanlarda bilgisinin artması toplum açısından faydalı görülmektedir. Hâlbuki esnafın öğrenecekleri –ilk elde- kendisine faydalı olacaktır. Eğitim alan esnafın öğretim faaliyetlerine girişemeyeceğine göre bu bilgilerin edinilmesinden toplumun faydalı çıkacağı düşünülmektedir. Bu da öğrenilenlerin fiile dökülmesiyle mümkün olacaktır.

Toplum bünyesinde kurulan bir cemiyetin yaptığı gündelik bir faaliyet olarak gazete sayfalarında kendine yer bulan bir haber tek başına değilse de bir diğer ilan ile beraber çalışmamız açısından anlamlı hale gelmektedir:

Tasvir-i Efkâr’ın 189 numaralı nüshasından 157 numaralı nüshasına geri gidildiğinde bu sefer  “Ticaret Nezaret-i Celilesi Tarafından Verilen İlannamedir” başlıklı bir ilan görülmektedir.

Ticaret Nezareti tarafından yayınlanmak üzere gazeteye gönderildiği anlaşılan bu ilanda[11], her tüccarın bir yevmiye defteri tutmak zorunda olduğu kanun maddelerine açık atıflarla ortaya konulmaktadır. Tutulacak defter bir memur tarafından da onaylanacaktır. Devamında yapılan açıklamaya göre bu defterler ilgili mahkemede delil olarak kullanılacak, defter tutmayanların ise talep ve şikâyetleri dikkate alınmayacaktır. Zira bu tarihe kadar gereği yerine getirilmemiş olduğundan mahkemelerde çeşitli zorluklar görüldüğü de belirtilmiştir. Yevmiye defterlerinin tutulması ile beraber hem işlemler kayıt altına alınacak hem de herhangi bir ihtilaf halinde müracaat edilebilecek güvenilir kaynaklar oluşturulmuş olacaktır. Tüm alış verişler kayıt altına alınacaktır.

Gazetelerde görülen bu ilanlar arasında bir bağlantı var mıdır? 157 numaralı nüshada Ticaret Nezareti’nin yayınlanan ilanı Cemiyet-i Tedrisiyei İslamiye’nin kurulmasında veya okul açma girişiminde etkili olmuş mudur? Bu soruların cevaplarını gazete haberlerinden izlemek mümkün değil, ancak birkaç ay arayla görülen bu ilanlar arasındaki paralellik de kolaylıkla gözlenebilmektedir. Buna göre esnaf/tüccar bir şekilde yevmiye defteri tutmaktan kaçınmaktadır, üstelik de bunu yukarıda değinilen kanun maddelerine rağmen yapmaktadır. Ticaret Nezareti bir ilan yayınlayarak hem yasal yükümlülükleri hatırlatmakta hem de karşılaşılan güçlüklere işaretle sorumluğunu yerine getirmeyenlerin bunun sonuçlarına katlanacağını açıklamaktadır. Bundan birkaç ay sonra bir cemiyet/heyet esnafın tedrisine yönelik olarak, kamu yararını hedef alan bir okul kurma girişiminde bulunmakta ve müfredatında hesapla beraber okuma yazmaya da yer vermektedir. Aralarında hiçbir nedensellik bulunmasa da bu gelişmeler ekonominin gösterdiği değişim açısından açıklayıcıdır. Bir yandan ekonomik faaliyetler hukuki alanda kolayca tespit edilecek nitelikte kayıt altına alınmakta diğer yandan da bunun zorunlu bir şartı olarak esnafın/tüccarın okuma yazma ve hesap bilgisine sahip olması gerekmektedir. Şüphesiz, ‘Klasik’ olarak adlandırdığımız dönemde Osmanlı ekonomisi kayıt dışı veya kara cahil değildir, fakat bizim için bu noktada önemli olan bu gelişmelerin ‘pazar’ın içinde ‘pazar’ın gereği olarak ortaya çıkmasıdır. Nitekim kurulacak okul çarşıda yer alan bir mahaldedir.

İki ilanın arasındaki organik bağın varlığı veya mahiyeti üzerine bilgi sahibi olmadığımız için bu durumu ancak bir biriyle örtüşen gelişmeler olarak görmemiz mümkündür.

Hakayik-ul Vekayi gazetesinin 276 ve 526 numaralı nüshalarında da ‘Ticaret’ başlığı altında makaleler yayınlanmıştır. Makalelerin yazarı hakkında bir bilgi yoktur.

24 Rabiulevvel 1288 tarihli nüshada yayınlanan makale[12], iktisatçıların taciri iki kısma ayırdığını ve bunlara Türkçede ‘bezirgân’ ve ‘mutlak tacir’ demenin uygun olacağının ifadesiyle başlıyor. Ve konu da ‘tüccarın ticareti’ olarak tespit edilmek suretiyle meselenin hangi boyutta ele alındığı ortaya konulmuş oluyor.

Makaleye göre Osmanlı Devleti içinde bezirganlık eden kişi sayısı çok iken tüccarlıkla uğraşan pek yoktur. Yerli tüccar ülke dahilinde bazı malların bir yerden bir diğer yere nakli ile uğraşıyorlarsa da dış ticaretle uğraşan kimse yoktur, dış ticaretin tamamı ecnebiler elindedir. Bunun sebebi olarak bilgisizlik görürlü, çünkü ülke dâhilinde henüz ticaret okulları bulunmamaktadır. Garip bir durum olarak dış ticaretin tamamen ecnebiler elinde bulunmamasında izlenen eğitim politikaları da etkili olmuştur. Çünkü açılan okullar yalnızca devlete memur yetiştirmiştir, fakat tacir yetiştirmemiştir. Bunun için derhal ticaret okulları kurulmalıdır. Açılacak okullarda ticaretin gerektirdiği bilgilerle beraber hangi mahallerde nelere ihtiyaç duyulduğu, bu ihtiyaçların nerelerden ne suretle karşılanabileceği gibi bilgiler de okutulmalıdır. Hatta yetiştirilecek öğrencilerin ecnebiler yanında herhangi bir dezavantaja uğramaması için gerekli bilgiler de okutulmalıdır. Bu şekilde yetiştirilecek kişiler kurulacak şirketlerde istihdam olunmalıdır. Gereği halinde devlet bu şirketlerin zararlarını karşılamak suretiyle destek olmalıdır[13].

Maliyenin açıklarını kapatmak, gelirleri giderleri bir birine denk hale getirebilmek için izlenebilecek yegâne yol ticaretin geliştirilmesidir. Ticaretin geliştirilmesi için de rüştiye gibi okullar İstanbul’da vilayet merkezlerinde açılmalıdır. Okulların sayısı zamanla arttırılarak ticaret eğitiminin genişlemesi sağlanmalıdır. Okulların sayısının artması demek öğretmen istihdamına ihtiyaç duyulacağı anlamana gelir. Bu durumda karşılaşılan zorluk ülke dâhilinde bu ticaret eğitimi verilecek insan sayısının azlığı olarak görülür. Bunun için Darülfunun’un imkânlarından yararlanılır. Öncelikle yabancı devletlerden hocalar getirtilerek bunların hem eğitim vermesi hem de gerekli kitapların çevrilmesi sağlanır. Bu okullardan yetişen öğrenciler çevrilen kitaplarla berber yeni kurulacak okullara gönderilmek suretiyle hem de eğitim ağı genişlemiş olur ve hem de gerekli öğretim kadrosu oluşturulmuş olur. Genişleyen eğitim halkası sayesinde ticaret konusunda malumat sahibi kimseler arttıkça servet sahibi olan kimseler şirketler kurmalıdırlar. Kurulan şirketlerde çalışacak eğitimli kişiler sayesinde toplumun refah düzeyinin artması yolunda yeni yollar keşfedilecek ve nihayet yirmi-yirmi beş sene içinde genel refah düzeyi büsbütün artacaktır[14]. Maliyenin açığının kapatılması ve gelirlerle harcamalar arasında dengenin sağlanmasının yolu olarak ticaretin gelişmesinin görülmesi devletin ve iktisadî faaliyetlerin ne şekilde görüldüğünü açıkça anlatır. Buna göre kişiler şirketler kurup ticaretler uğraştıkça yeni iş alanları doğacak ve bir yandan toplumun refah düzeyi yükselirken bir yandan devlet gelirleri düzenli bir hal alacaktır. Dolayısıyla devlet herhangi bir işe iştirak etmeyen, fakat düzenleyici olarak vergi alan bir örgüt olarak görülmektedir.

526 numaralı nüshada yayınlanan Ticaret başlıklı makale de ticareti milli servetin oluşmasının en büyük erkânından kabul eder. Ticaretin devlet teşvikine muhtaç olduğunun belirtilmesiyle beraber, devletin daima teşvikte bulunduğu teslim edilir. Buna göre bir gelişmenin görülmesi için yalnızca devletin teşvikte bulunması yeterli değildir. Halkın da bu teşvikler yönünde gayret göstermesi gerekir. Ancak bu şekilde bir gelişme görülebilir. Halkın eğilimi ise çocuğunu okutmak suretiyle memur olarak devlette istihdam etmektir. Buna karşılık kimse çocuğuna gerekli olan malumatı tahsil ettirmek yönünde bir çaba sarf etmez.  Bunun sebepleri arasında tacirin toplum nezdinde algılanış biçimi de etkili olmaktadır. Avrupa’da tacir memurlardan daha aşağı bir mevkide değildir. Ve herkes bu nedenle devlet işinde çalışmaya heves etmez. Zaten devlet işinde çalışmak ziyadesiyle malumat gerektirdiğinden insanlar ticarete yönelirler. Eğer devlet de istihdam edeceği kişilerde üstün özellikler arar ise bu sayede ticareti teşvik etmiş olur[15].

Devlet teşviklerinin tek başına gelişme için yeterli olmayacağı belirtildikten sonra, zihniyet bağlamında bir çözümleme yapılıyor. Buna göre herkes, çocuğunu devlet işinde istihdam etmek arzusunda olduğundan ticarete yönelik bir eğitim kimse tarafından önemsenmemektedir. Avrupa ile yapılan kıyas dikkate alınacak olursa Osmanlı toplumu içinde memurların bir sınıf teşkil ettiği, buna karşılık Avrupa toplumlarında ise bir tüccar sınıfı olduğu düşünülmektedir. Ancak bunların toplumsal rolleri üzerinde durulmamıştır.

Makalenin bitirildiği paragraf ise ticaretin hangi madde üzerine inşa olunması gerektiği yönündedir; ‘ticaret işleri için hürriyet zorunlu bir şarttır’. Ticaret ancak özgür ortamlarda mümkün olduğundan devlet mümkün olduğunca kısıtlamalardan kaçınmalıdır. Fakat devlet zorunlu ihtiyaçların dışında kalan maddeler üzerinde gelirini arttırmak amacıyla tasarrufta bulunabilir[16].  Ticaret her ne kadar hürriyet üzere inşa olunmuşsa da bu zorunlu ihtiyaçların karşılanması ile sınırlı tutulmuş gibidir.

Ticaret ‘servet-i umumi’nin artması için birinci yol ve ticaret için de hürriyet elzem kabul edilmektedir.

Şu halde Tanzimat basınında ticaret konusunda görülen bu makaleler, ticaretin değişmekle beraber farklı bir biçimde algılandığını göstermektedir. Bu farklılaşma, piyasa mekanizmasına dönük bir biçimde kapitalist saiklerle şekillenmektedir. Ticaretin gelişmesi devletin teşvikiyle başlasa da nihayet bireylerin teşebbüsleri ve çalışmaları ile mümkün olacaktır. Gelişen ticaret genel servetin artmasını sağlayacaktır.

hayal 215-4

Karikatür 5: (Zamane çocukları)

–              Hey gidi zaman hey! Bir vakit şunlar bizim müşterimiz idi! [17]

Kaynak: Hayal, 18 Teşrinievvel 1291 (R): Nu. 215, s. 4.

 

Ticaret bir yandan toplumun refah düzeyinin artmasını sağlayacak bir faaliyet olarak görülürken bir yandan da tüketim kalıpları değişmektedir. Bu durum basında yer alan karikatürlerde bile yankı bulmuştur (bk. Karikatür 2). Şüphesiz tüketim kalıplarının incelenmesi yoluyla yapılacak çalışmalar da zihniyet yapılarının ve ekonominin geçirdiği dönüşümleri tespit etmek noktasında yararlı olacaktır[18].

 


[1] Bu şekilde Hayriye tüccarlığı kurulmuştur (Temmuz 1829), bkz. Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, s. 255.

[2] Age., s. 254–255.

[3] Bkz. Şevket Pamuk, Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık Ve Büyüme 1820-1913, 3. bs., İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005, s. 1-6.

[4] Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, s. -256.

[5]“Ticaret Nezaret-i Celilesi Tarafından Verilen İlannamedir”, Tasvir-i Efkâr, 3 Receb 1280: Nu. 157, s. 4.

[6]  Tasvir-i Efkâr, 12 Zilkade 1280: Nu. 189, s. 1.

[7] Agm., s. 1

[8] Agm.,  s. 1

[9] Dinî eğitimin ise hala temel bir unsur olarak görülmesi hem Tanzimat’ın düalist yapısından hem de cemiyeti oluşturan insanların tercih ve eğilimlerinden kaynaklanıyor olabilir.

[10] Agm., s. 1

[11] Tasvir-i Efkâr, 3 Receb 1280: Nu. 157, s. 4

[12] “Ticaret”, Hakayik-ul Vekayi, 24 Rabiulevvel 1288: Nu. 276, s. 1–2.

[13] Agm., s. 1.

[14] Agm., s. 1-2.

[15] “Ticaret”, Hakayik-ul Vekayi, 22Muharrem 1289: Nu. 526, s. 1.

[16] Agm., s. 2.

[17] Karikatürün ifadesi tüketim kalıplarının değişmesine işaret etmekle beraber bu değişimin sınırlarını tespit ancak şehir içinde yeni açılan dükkânların ve bunların hangi alanda faaliyette bulunduğunun tespit edilmesiyle mümkün olabilir.

[18] Tüketim yönlü çalışmalar için bir değini olarak bk. Tülay Artan, “Terekeler Işığında 18. Yüzyıl Ortasında Eyüp’te Yaşam Tarzı ve Standartlarına Bir Bakış: Orta Halliliğin Aynası”, 18. Yüzyıl Kadı Sicilleri Işığında Eyüp’te Sosyal Yaşam, Tülay Artan (ed.), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, s. 49 vd.

Reklamlar