Tanzimat Dönemi İstanbul Basınında Ziraat ve Sanayi

19. yy.ın ortalarına kadar Osmanlı tarımında toprak faktörü nisbî olarak bol iken emek faktörü kıttır[1]. Buna karşın zirai üretimin büyük kısmı küçük ve orta ölçekli işletmelerde gerçekleştirilmekte[2] ve nüfusun durağan yapısı yüksek ücretler nedeniyle üretimin olumsuz etkilenmesine neden olmaktadır[3]. Göçlerle kalifiye elemanın artması ile beraber ihtiyaç halinde kolayca üretime açılabilecek toprakların bulunması zirai üretimin artmasına neden olmuştur[4].

İç ve dış taleplerdeki değişimlerle beraber, uygulanan yeni ziraat politikaları hızlı bir ziraî genişleme görülmesine neden olmuştur. Gelişen şartlarda üretim geçimlik olmaktan çıkmış ve piyasa ilişkileri içinde yeniden şekillenmiştir. Bu dönemde üretim alanları genişletilirken, ticari nitelikli ürünlerin üretilmesi ve nihayet modernleşmeye yönelik teşvikler uygulanmıştır. Bu yolla dünya piyasası şartlarına daha kuvvetli bağlarla bağlanan ziraî üretim bir anlamda Avrupa sermayesinin denetimi altına girmekte olan Osmanlı ekonomisinin değişen bir yüzünü de ortaya koymaktadır[5].

18. yy.ın sonunda henüz Osmanlı sanayisi ciddi bir sarsıntı geçirmemiştir. Ciddi değişimlerin ancak 1820’lerden sonra görülmesi muhtemeldir[6]. Tanzimat Dönemi’nde verilen imalat ruhsatlarının 1860’lı yıllarda önemli liman ve kavşaklar civarında olduğu ve yerli Müslüman girişimcilerin de ancak 1880’lerden sonra –daha çok hafif sanayi dallarında- ruhsatlar aldığı görülmektedir[7]. Devlet desteğiyle fabrika tipinde imalathaneler kurulmuşsa da bunlarda ileri teknoloji kullanılmamıştır. Yine bu kuruluşlar Batı tipi sanayileşmeye de neden olmamışlardı, zira kapitalist anlamda bir gelişmenin görülebilmesi için varlığı zorunlu görülen burjuva sınıfı Osmanlı toplum yapısında mevcut değildir. Buna karşın küçük üretim sürekli olarak varlığını devam ettirmiştir. Ancak bunların da büyük bir canlılık içinde kapitalist bir sürece evrimleştikleri söylenemez. Tanzimat Dönemi’nde kendi şatlarında ağır sanayi kabul edilebilecek dökümhane, cam, porselen gibi tüketim malları üreten fabrikaların kurulması devlet desteğine mazhar olmakla beraber bu işletmeler de başarılı olamamıştır. Başarısızlık nedenleri arasında bilgi ve tecrübe eksikliği ile beraber yoğun bir rekabet de anılmalıdır. Ulaşım imkânlarının genişlemesiyle pazarlar ile doğrudan bağlantı kuran üretim işletmeleri bu pazarlara yığılan sanayi malları ile rekabet etmek noktasında bazı dallarda başarılı olmuşlarsa da başarısız olunan alanlar daha fazladır. Yabancılara uygulanmayan iç gümrükler Osmanlı üreticisini zorlarken, devletin kendi ihtiyaçlarını esas alarak kurduğu ve satın almalarla desteklediği kuruluşlar bile rekabete dayanamamıştır. Tüm olumsuzluklara rağmen küçük üretim varlığını korumayı başarmıştır, fakat bu yolla emek yoğun üretimin egemen olduğu alanlarda uzmanlaşmanın sağlanmasıyla yeni bir yapı görülmeye başlanmıştır[8].

Buraya kadar işaret olunan tablodan, Tanzimat Dönemi’nde sanayinin, -özellikle- sanayileşmiş ülkelerin rekabeti karşısında gerilediği ve yapılan hamlelerin de bir türlü istenilen verimi veremediği, hatta daha ileri aşamadaki bir ekonomik yapının oluşturulamadığı; fakat ziraî üretimde önceki dönemlerde nispeten kıt olarak görülen emek faktörünün göçlerle artması ve ek olarak iç ve dış talebin artmasına karşılık ziraî üretim için yeni alanların kullanılabilecek olması gibi etkenlerle ziraatın geliştiği rahatlıkla görülebilir. Araştırmamız açısından bu gelişmelerin ne şekilde basına yansıdığı önem taşımaktadır.

Ceride-i Havadis’in kurulduğu ilk yıllarda başlayan, Osmanlı ekonomisinin ziraat yönünde mi yoksa sanayi yönünde mi ilerlemesi gerektiği yolundaki tartışmanın izleri uzun süre canlılığını korumuştur. Ziraat tek başına ele alınan bir konu olduğu gibi sanayi ile alternatif bir yön olarak da ele alınmıştır.

Tercüman-ı Ahval gazetesinin 68[9] numaralı nüshasında “Sanayi ve Ziraatten Hangisin Hakkımızda Hayırlı Olduğuna Dairdir” başlığıyla bir yazı yayınlanmıştır. 69[10] numaralı nüshada sonlanacak olan yazı Bab-ı Ali Tercüme Odası çalışanlarından Mehmed Şerif Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Müellif ilk olarak görülen gelişmeleri askeri/siyasi alandaki gelişmeler üzerinden inceler[11]. Buna göre Avrupa’da harp fenlerinin gelişmesine karşılık olarak Devleti Aliye’de de bazı düzenlemeler yapılmıştır.

Osmanlı devleti uzun müddet Avrupa karşısında askeri alanda büyük bir üstünlüğe sahiptir. Fakat Avrupa’da savaş tekniklerinin gelişmesi karşısında bu durum değişmiştir. Osmanlı askerinin fıtratındaki üstünlük ve cesareti artık tek başına yeterli olmamıştır. Bu nedenle vatan sevgisiyle beraber bu alanda yenileşme çabaları görülmüştür. Milletin sahip olduğu özellikler neticesinde bu çabalar kısa bir vakitte meyve vermiş ve askerî düzen tesis edilmiştir[12].

Vücuda getirilen bu ordunun kısa zamanda Avrupa standartlarına ulaştığını düşünen müellif, Osmanlı orduları içindeki birlikleri övdükten sonra, Avrupa ordularında ancak uzun bir zamanda oluşan düzenlerin Osmanlı ordusu içinde çok kısa bir zamanda oluşmasının akla yatkın olmamakla beraber ‘millet-i muhtereme’nin sahip olduğu özellik ve yetenekler neticesinde bunun mümkün olduğunu ve diğer birçok konuda bu tür gelişmeler gösterilmek suretiyle ‘millet-i muhtereme’nin Avrupalılardan geri kalmayacağını ileri sürer[13]. Askerî alandaki gelişim ve değişimlere ayak uydurduğuna inandığı devletin ekonomik alandaki kapasitesine de güvenmesi, müellif için tabidir. Zira askerî alandaki değiniden sonra sözü doğrudan sanayiye getirir.

Osmanlı devleti sanayi ve ticaret alanında Avrupa karşısında bir hayli geri kaldığından bazı vatansever ecnebiler devletin, sanayi maarifine yönelmekle bir fayda sağlayamayacağını ileri sürmüşlerdir. Bu sayede heybetini de yitirecek olan devlet bunun yerine ziraatı teşvik etse ve ülkede yetişen uygun ürünlerle beraber pamuk ve ipeği Avrupa devletlerine satıp karşılığında altın ve fabrika malları alsa hakkında daha hayırlı olur. Gerçekten de Avrupa gibi fabrikalar tesis etmek yolu seçilecek olursa bu yolda hayli zaman ve büyük çabalar harcanacaktır, ziraat yolunda bir gelişme arzu edilecek olursa şüphesiz bu daha kısa zamanda gerçekleştirilebilecektir. Ne var ki Avrupa bu dereceye kadar yükselirken tabiat koşulları kendilerine hiçbir surette yardımcı olmamıştır. Buna karşılık Osmanlı devletinin coğrafyası bu minvalde bir gelişim için son derece uygundur. Dolayısıyla sanayileşme yolunda gayret gösterildiği halde Avrupa derecesinde bir gelişme görülmese bile çok da aşağı olmayan bir derece yakalanabilir[14].

Müellif, Osmanlı Devleti’nin sanayi ve ticaret bahsinde Avrupa’nın hayli gerisinde kalındığının farkındadır. Ve gösterilecek gayretin de çok kısa bir sürede ve aynı derecede bir gelişmeye de sebebiyet vermeyeceğin bilincindedir. Fakat gerek doğal ve gerek beşeri koşulların ilerlemek bahsinde Osmanlı Devleti’nin lehine olduğu fikrindedir. Aynı seviyenin yakalanması mümkün değilse de neticede Avrupa ile Osmanlı birbirlerine yakın bir seviyeye gelecektir.

Müellif rekabeti de unutmamıştır. Ülke içinde üretilmesi masraflı olan mallar başka ülkelerden ithal edilecektir. Gerçekleştirilecek işlemlerde serbest ticaret usulü benimsenecektir[15]. Yani, bir memlekette üretilmesi yüksek maliyetler gerektiren ürünler serbestçe ülke içine girip alış verişe konu olmaktadır. Müellife göre ‘usul-i serbesti’ üzere memlekete giren ürünlerin de aynı fiyat üzerinden üretilmesine gayret edilmelidir[16]. Bu konuda da Avrupa’nın gelişimini örnek olarak verir. Bu örneğe göre Avrupa ‘mensucat’ta pek ileri gitmiş olmasına rağmen, nice zamandır Türk halısı ve Hind şalı üretebilmek için çalışmakta ancak başarılı olamamaktadır. Hedeflerine tam olarak ulaşmaları mümkün olmasa da çalışmayı bırakmazlar ve neticede istedikleri ürünleri aynen üretmez iseler de malumatları gelişir. Bu durumda da Türklerden halı ve Hintlilerden şal almalarında bir sakınca da yoktur. Çünkü çalışmaları sonunda, baştaki hedeflerine ulaşamamışsalar da malumatlarını genişletmek suretiyle fayda sağlamışlardır[17].

Tercüman-ı Ahval’in 68 numaralı nüshasında yayınlaman bu yazı 69 numaralı sayıda da devam eder. Müellif, ‘maliye ilminde söz sahibi olan Fransız Josef Garinir adlı ’ müellifin ‘akl’a biçtiği rolle başlar yazısına. Buna göre dünya akıl ile düzenlenir ve onunla dünyadan faydalanmak mümkün olur ki, gelişme de ancak bu yolla sağlanır. Aklın gereği gibi kullanılması sayesinde zanaat ve ticarette de gerekli gelişmeler gözlenebileceğinden Osmanlı milletinin gelişme yolunda ilerleyemeyeceğini düşünmek yanlış olur[18].

Çünkü müellife göre Osmanlı milleti, ‘zeka’ ve ‘fetanette’ Avrupalılardan belki de ileri gelir ve önceki yazıda işaret olunan askerî vasıflar bariz birer delil olur. Geçmişte zaten Doğu’nun Batı karşısında tartışılmaz bir üstünlüğü var olagelmiştir, hatta bu konuda en bilinen örneklerden biri Abbasi halifesi Harun Reşid’in Fransa kralı Şarlman’a gönderdiği saat karşısında Fransızların içine düştükleri hayret ve şaşkınlık delil gösterilebilir ki bu bilgi tarih kitaplarında mevcuttur. Fakat ilerleyen zamanlarda yapılmak zorunda kalınan ‘ticaret antlaşmaları’ neticesinde ‘yavaş yavaş’ bir gerileme görülmüştür.

Devlet-i Âliye’yi seven herkesin sadece ziraatın değil bundan daha fazla olarak sanayinin teşvikine daha fazla önem vermesi gerekir. Sanayi teşvik edilecek olursa ilimler gelişecektir, ilimlerin gelişmesi ile servet artacak ve nihayet ziraat ve sair alanlarda gelişmeler görülecektir. Bu yolla ilimler ve sanayi gelişerek millet de medeniyetçe yükselmiş olacaktır. Fransa ahalisi ile Rusya ahalisi arasında bir kıyaslama yapıldığında Fransa ahalisinin daha üstün görülmesinin sebebi Rusya’nın henüz ilimler ve sanayi noktasında Fransa kadar ilerlememiş olmasından ileri gelmektedir[19].

Bu şekilde müellif öncelikle ‘sanayi’nin teşvikiyle, gelişen sanayinin ‘funun’u ve funundaki gelişmeyle ortaya çıkacak olan ‘servet’in de ‘ziraat’ın ve diğer alanlarda gelişmeleri sağlayacağı görüşü ortaya konulmuştur. Ziraat ile sanayi gelişme için ayrı birer yol olarak görülmesine rağmen sanayinin teşvik edilmesiyle ortaya zincirleme bir etki çıkacak ve sonuçta ziraat de gelişecektir.

Müellif yazısına bir sual ve cevapla son verir[20]. Müellif, sonuç olarak her türlü gelişmeyi ‘servet’e bağlamış olmaktadır.

8 Şevval 1279 tarihli Tasvir-i Efkâr’da ise ‘Havadis-i Dahiliye’ üst başlığı altında, ‘Payitaht’ başlığı altında bir ‘sergi’ haberi verilmekte[21] ve orada görülenlere binaen görüşler serdedilmektedir.

Sergi, aynı yazıda birçok memleketin sanayi ürünlerinin yer aldığı ve erbabı için derlenmiş bir kitap olarak tasvir edilir. Bu kitap ilmin gelişmesine hizmet ettiği gibi faydalı olan eşyaların tamamlanmasını (kemâle erdirilmesini) ve temin edilmesini sağlar[22].

Sergi bu şekilde tanımlandıktan sonra ahşap, mermer, taş madenleri, kumaşlar gibi maddeler/alanlar hakkında kısaca bilgi verilmiştir. Bunlara ek olarak devamında makineler bahsine geçilmiş ve sergilenen makinelerin ne amaçla kullanılabileceğine değinilmiştir. Makineler arasında özellikle İngiltere’den getirilen ziraat makinelerine dikkat çekilmiştir[23].

‘Arazi ashabından bulunan erbab-ı devlet ve servet’in İngiltere’den gelen ziraat makinelerini satın alıp kullanarak ‘ahaliye’ örnek olmaları istenmektedir. Ziraatın geliştirilmesi olarak görülebilecek bu düşünce bir sonraki paragrafta temellendirilmektedir. Avrupa sanayisi bu kadar ilerlemişken artık aynı yolda çaba göstermek gereksizdir. Zaten Osmanlı’nın asıl zenginliği yeryüzü ürünleridir. Bu durum tarihin her döneminde kabul edilmiş, hatta kadim zamanlarda Anadolu mamur dünyanın bahçesi namıyla anılmıştır. Avrupa sanayisine yetişmek imkanı yokken ve Anadolu da tüm zenginliğiyle ortada dururken yapılacak şey bu zenginliğin değerlendirilmesi olmalıdır. Bu sayede ülkenin ihtiyacı karşılandığı gibi zirai üretim fazla bile verecektir[24].

Yazar olarak bir isim görülmeyen bu yazıda sanayi yoluyla kalkınmanın mümkün olmadığına karşılık ziraat ile bu gelişimin sağlanabileceği görüşü hâkimdir. Fakat bu görüş de baskın bir biçimde ifade edilmemiştir. Bahsedilen ileri düzeyde bir gelişmişlik seviyesinin yakalanması değil, fakat ancak kendini geçindirebilecek bir duruma gelmektir. Bu yolda da ziraat sanayiden daha mantıklı bir tercih olarak sunulmaktadır.

Sanayi ziraatla karşılaştırıldığı gibi kendi içinde de makinelerle beraber ele alınmıştır. Sanayi temel olarak daha çok, daha çabuk ve daha ucuz üretim yapabilmektir. Bu noktada makinelerin önemleri tartışma götürmezdir. Sanayileşme yoluyla gelişmek isteyen bir toplum üretimde makineler kullanmalıdır. Bunun sağlanabilmesi için öncelikle makinelerin sergileneceği sergiler oluşturulmalı, hiç değilse makinelerin resimleriyle beraber fiyatlarının görüldüğü broşürler basılmalıdır[25].

Ele aldığımız ilk yazıda sanayi ile ziraat arasında açık bir tercih yapılmıştı. İkinci yazıda da sanayi yoluyla gelişmenin imkânsızlığına işaret edilmiştir. Bu yazılardan sonra Hakayiku’l-Vekayi gazetisinin 412 ve 425. sayılarında ziraata ilişkin yazılar yayınlanmıştır.

2 Ramazan 1288 tarihli, 412 numaralı nüshadaki yazı doğrudan ‘Ziraat’ başlığını taşımaktadır.

İlk olarak ilkellikten medeniliğe doğru gerçekleşen gelişim anlatılmıştır. Ardından da ziraat konusuna giriş yapılmıştır[26].

Buna karşılık Osmanlı Devleti’nde sanayi ve ticarete dayalı maarif, Avrupa ülkelerine göre geri kalmıştır. Ancak Osmanlı ziraata yönelerek milli geliri istenilen düzeye çıkarabilir. Bu yazıda da Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu doğal kaynakların ziraat konusunda gelişime son derece açık olduğu ve ancak bu yolla Avrupa ile aralarındaki gelişmişlik farkının kapanabileceği anlayışı hâkimdir.

Bir memlekette ziraatın gelişmesi ancak nüfus ile arazi arasındaki bir muvazene ile mümkündür. Her iki faktörden birinin diğerine nispetle fazla veya az olması gelişime manidir. Ama Osmanlı Devleti için böyle bir durum söz konusu değildir. Verimli bir potansiyele sahip olan coğrafi koşulların olumsuz yönleri olarak buraların iskân edilmemiş olması ve yolların bulunmayışı olarak görülür. ‘Anadolu’da Çukurova, Arabistan’da Cezire ve Rumeli’de Kosova’nın’ durumu böyle görülmektedir. Oysa bu mahallerde vaktiyle kurulmuş devletlerin zenginlikleri tarihten bilinmektedir. Buna göre yapılması gereken buralara ziraat ehlini iskân etmek ve süratle yollar yapmaktır[27].

Buna karşılık ziraat için kullanılan arazinin geliri de yeterli seviyede görülmemektedir. Yetersiz olan hâsılattan ne çalışanlar ne de devlet gereği gibi istifade edememektedir. Ziraî ürün arazinin verimi ile beraber sarf edilen işgücüne de bağlı olduğundan daha fazla verim için, ziraatın ‘tevsi’ ve terakkisi’ için makinelerin kullanılmasına gerek vardır[28]. Sadece makinelerin kullanılması yeterli görülmemektedir. Çünkü ahali, parasızlık nedeniyle borç almakta ve aldığı borçları ödeyemediğinde de arazisini satarak ‘terk-i dar ve diyar’ eylemektedir. Bu da doğal olarak ziraatın gerilmesi anlamına gelir. Buna çare olarak ‘menafi-i umumiye’ sandıkları kurularak buradan sağlanacak fonlarla bu muzır hal izale edilmelidir[29].

Ziraat bahsinde karşılaşılan engellerden biri de iltizam sisteminin işleyişi olarak görülmektedir[30].

Bu yazıda bir yandan ziraatın temel olarak dikkat edilmesi gereken bir husus olarak görülmesine ek olarak gelişmesi önündeki engellerden bahisle bunların giderilme yolları ortaya konulmuştur.

Ziraat ile ilgili olarak ele alacağımız son yazı da Hakayiku’l-Vekayi gazetesinde yayınlanmıştır. ‘Memalik-i Mahrusede Ziraat[31]’ başlığı ile yayınlanan bu makalede de ziraat zenginliğin temel kaynağı olarak görülür. Ziraatın gelişmesi ile ülke kalkınabilecek ve hatta ithalat ve ihracat arasında denge sağlanacak ve ticaretin gelişmesi ile beraber sair gelişmeler görülebilecektir[32]. Osmanlı Devleti’nin zenginlik kaynağı olarak ziraat görülmekte ve ziraatın gelişmesiyle beraber diğer alanlarda da gelişmeler gözleneceği ve bu suretle bir taraftan dış ticaretin dengeye kavuşacağı ve diğer taraftan da maliyenin dengeli bir hal alacağı düşünülmektedir

Ziraat ve Sanayi başlığı altında incelediğimiz bu yazıların hepsinin ortak noktası, Osmanlı Devleti’nin ticaret ve sanayi bahislerinde Avrupa’nın gerisinde kaldığının tespit edilmesidir. İkinci bir ortak nokta da terakki için ziraatın şartları ve potansiyelleri son derece müsait bir alan olarak görülmesidir. Makinelerin üretimde kullanılması, kalifiye elamanların iskânı ve ulaşım imkânlarının genişlemesi neticesinde ziraat alanında büyük gelişmelerin olabileceğine dair ortak denilebilecek bir inanç vardır. Buna karşın sadece Tercüman-ı Ahval’de[33] yayınlanan yazılarda sanayi ciddi bir alternatif olarak görülmektedir. Bunun haricindeki yazılarda sanayinin önemi teslim edilmekle beraber ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın Avrupa derecesine erişilemeyeceğinden gelişmenin tek yolu olarak ziraat görülmektedir. Ancak mezkûr yazıda sanayi önemsenmekte ve diğer tüm gelişmeler sanayinin gelişmesine bağlanmakta ve Avrupa sanayisi ile olan büyük mesafenin de Osmanlı toplumunda mevcut dinamikler/hasletler sayesinde aşılabileceği inancı dile getirilmektedir. Bu farklılığa rağmen tüm yazılarda en açık biçimde görülen saik gelişme/terakki ve zenginleşme olarak karşımıza çıkmakta ve üretimin temel ihtiyaçları fazlasıyla aşan boyutları tartışma konusu edilmektedir.

 


[1] Tabakoğlu, “Yenileşme Dönemi Osmanlı Ekonomisi”, s.217, Şevket Pamuk, “Küreselleşme Çağında Osmanlı Ekonomisi (1820–1914)”, Türkler, C.14, Ankara: Yeni Türkiye Yay. , 2002, s.244.

[2] Pamuk, agm., s.243.

[3] Tabakoğlu, “Yenileşme Dönemi Osmanlı Ekonomisi”, s. 217.

[4] Tabakoğlu, agm., s. 217. Pamuk, agm., s. 244–245. Kemal H. Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830-1914) Demografik Ve Sosyal Özellikleri, Bahar Tırnakçı (çev.), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003, s. 119-120. Artan sadece emek faktörü değildir, aynı zamanda doğal olarak zirai ürün talebi de artmıştır. Bu sayede birçok alanda değişimler gözlenmiştir. Nüfus yapısı ve üretim üzerinde etkili olan bu değişim(ler), Balkan ve Kafkasya göçleri ile devletten ayrılan bölgelerdeki Müslüman halkın göç etmeleri neticesinde gerçekleşmiştir.

[5] Tabakoğlu, agm.,s. 217–218. Pamuk, agm., s. 242–243.

[6] Ömer Celal Sarç, “Tanzimat ve Sanayimiz”, Tanzimat, C. I (2. bs.), İstanbul: MEB, 1999, s.423,425.

[7] Tabakoğlu, Agm., s.219.

[8] Tabakoğlu, Agm., s. 219. Pamuk, Agm.,s. 247. Sarç, Agm., s. 439. Sanayileşmiş Avrupa’nın kapitalist baskısı olarak değerlendirebilecek dış rekabete karşılık, dış alımların tamamen durdurulması bir çare olarak görülebilirse de Osmanlı coğrafyası ve siyasi durumu bu seçeneği imkânsız kılmaktadır. bk. Sarç, s. 432. Tüm bu olumsuzlukların yaşanmasına rağmen Sarç, Tanzimat’ı yüzüncü yılında, kendi döneminin sanayileşme hareketlerinin “uzak bir hazırlayıcısı” olarak değerlendirmiştir.

Buna ek olarak Osmanlı ithalatının zamanla arttığı gözlenmiştir. Bunda en büyük etken 1838 tarihli ticaret antlaşması olarak görülebilir. İngiltere’nin Osmanlı ve Rusya ihracatı rakamları için bk. Yusuf Kemal Tengirşek, “Tanzimat Devrinde Osmanlı Devleti’nin Haricî Ticaret Siyaseti”, Tanzimat, C. I (2. bs.), İstanbul: MEB, 1999, s. 298.

[9] 13 Safer 1278

[10] 15 Safer 1278

[11] Islahat hareketlerine, Osmanlı Devleti’nde, askeri/siyasi gerekliliklerle başvurulduğu yönündeki görüş

[12] Mehmed Şerif Efendi, “Sanayi Ve Ziraattan Hangisinin Hakkımızda Hayırlı Olduğuna Dair”, Tercüman-ı Ahval,13 Safer 1278, Nu.68: s. 3.

[13] Agm., s.3.

[14]Agm., s. 3

[15]‘serbestiyet üzere kabul ve iştirasına … mesag gösterilir ise de’ bkz. Agm., s. 3.

[16] Agm., s. 3–4.

[17]Agm.. s. 4.

[18] Tecüman-ı Ahval, Nu. 69, s. 2–3.

[19] Agm., s. 3.

[20]  Sual: “Ziraatta kullanılacak makine ve alatın icad ve istimaliyle cedavil ve yolların imali ve funun-ı ziraatın tedrisi neye mahsustur? El-cevap: Fununa bu fununun tedrisi neyi muhtaç olabilir? Sanayi ve ziraatın yol alması ve bunun ol alması neyi intac eder? Şüphesiz serveti. İşte matlub da budur ki bununla her şey yapılır.”  Bkz. Agm., s. 3.

[21] “Sultan Ahmed Meydanı’nda inşa olunmuş olan sergii umumii osmani şehr-i ramazanaın dokuzuncu cuma günü keşad olunmuştu. Medeneyiyyeti hazıra icabınca servet-i kuvvet-i devletin ve sanayi ve harf dahi………..servetin i’zam-ı esbabından madud olmuştur”. “Payitaht”, Tasvir-i Efkâr, 8 Şevval 1279: Nu. 79, s. 1.

[22] Agm., s. 1.

[23] “Tophanenin sergiye konulan fabrika mamulâtı ile tersanenin alatı numuneleri bihak şayanı takdir olarak ihtiyacatı vatana hemen bilkuvve kâfi olabilecek mertebede olduğunu erbabı vukuf rivayet ediyor.

İşte ileride ihtiyacatı beldiyeye yarayacak fabrikalar dahi yapılır ise serginin fevaidi mamulesi istikmal olunmuş olur. Sergide inşa olunmuş olan mahali mahusa vaz’ olunmak üzere İngiltere’den pek güzel ziraat aletleri gelmiş olduğundan ve bunlardan ziyadesiyle menfaat hasıl edilebileceğinden arazi ashabından bulunan erbabı devlet ve servet alatı mezkureyi iştera ve isti’mal etseler ahaliye bir misal teşvik göstermiş olurdu.” Agm., s. 2.

[24] Agm., s. 2.

[25] “Sanayi ve Makineler”, Mizan, 28 Eylül 1267 (R): C. 324, Nu. 116, s.1094–1095.

[26]  “Fakat işbu terakkii hirfet veyahut tevsii ziraat ve haraset maddei her milletin bulunduğu mevkiin vüs’at ve kabiliyet-i araziyesi nisbetinde olup mesela mesla İngiltere’de arazinin durumu halkın zirai mahsulatla geçinmesine imkan vermediğinden halk daha çok san’at ve ticaret ile uğraşmış ve bu alanlarda büyük gelişmeler göstermişlerdir. Fransa’da ise gerek arazinin yeter derecede olması ve gerekse Fransızların karakteri sebebiyle sanayi ve ticaretin gelişimi ziraatın gerisinde kalmıştır.”Hakayik-ul Vekayi, 2 Ramazan 1288: Nu. 412, s. 1.

[27] Agm., s. 1.

[28] Agm., s. 2.

[29] agm, s. 2.

[30]  “… i’şarın iltizamen ahalisi maddesi olup mültezim hazinei celileye arzı hidmet mümayişiyle uhdesine alacağı i’şarı değerinden ziyade bedel ile iltizam etmekte ve fakat verdiği akçeyi karıyla beraber ashabı mahsulden çıkarmak için her türlü ğadri irtikap ederek biçare zurra’ mağdur ve hükümat-ı mahalliyeye müracaat etse de semeresini göremeerek türlü meşakkate tesadüf ederek borçlu olduğu bir ……… bir kaç katını vermeye mecbur olmaktadır ki bittabi’ hilfeti ziraat ve fulahata muhabbetlerinde mucib-i zeval olduğu  ve neticesi memuriyet-i mülkiye ve servet-i umumiyei milliyeye dokunacağı aşkardır. Felhaza bu muzırrın dahi çarei ………………. umurun calib-i nazarı-ı dikkat ve atifetleri olan ……..cümlesinden olmaya sezavardır”. Bkz. Agm., s. 2.

[31] “Memalik-i Mahrusede Ziraat” , Hakayik-ul Vekayi, 17 Ramazan 1288: Nu. 425, s. 2–3.

[32] Agm., s. 2.

[33] Nu. 68, s. 3-4 ve Nu. 69, s. 2-3

Reklamlar