Tanzimat Dönemi İstanbul Basınında Borçlanma

Osmanlı maliyesi, 1770’lerden başlayarak 1840’lara kadar girişilen savaşlar ve yapılan reformların maliyeti nedeniyle büyük bütçe açıkları vermiş, bu açıklar 1820’lerde ve 1830’larda en yüksek düzeye ulaşmıştır. 1830’ların sonlarında enflasyon ve parasal koşullar tam bir bunalım ortamı oluşturmuştur; Yoğun mali bunalım dönemlerinde tağşişlere başvurulmuş ancak bunun neticesinde oluşan yüksek enflasyon nedeniyle iktisadi ve siyasi sorunlarla karşı karşıya kalınmıştır[1].

Tanzimat ile beraber etkileri artan Galata bankerleri, 1840’lı yıllarda ilk dış borçlarının teminine aracılık etmişlerdir[2]. Dış borçlar Avrupa’dan temin edilmektedir, zira Avrupa, Rusya’nın güneye inme emellerine karşılık Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünün korunması yoluyla karşı konulabileceğini ve karşılıklı üstünlükler ilkesi içinde Osmanlı ekonomisinin gelişmesinin Avrupa devletlerinin yararına olacağı düşüncesi ile Osmanlı Devleti’nin borç taleplerine sıcak bakmıştır. Bu hem bankerlerin büyük kazançlar elde edeceği hem de küçük girişimcilerin faiz karı elde edecekleri bir işlemler silsilesi olarak, Osmanlı Devleti açsından son derece ağır şatlar altında, diğer devletlerden çok daha yüksek faiz oranlarıyla ve büyük miktarlarda yapılmış işlemlerdir. Ne var ki temin edilen kaynaklar gereği gibi harcanarak anapara ve faiz ödemeleri için uygun şatların sağlanması, kaynakların tali alanlarda -cari harcamalar, saraya inşası, büyük bir donanmanın kurulması, bürokrasinin maaşlarının karşılanması nevinden işlerde- kullanılmasıyla nedeniyle mümkün olmamıştır. Fakat borçların ödenmesi için yeni borçlanmalar gündeme gelmiş ve bu furya büyük banka ve spekülatörlerin faaliyetleri neticesinde sürüp gitmiştir. Bu, Osmanlı Devleti’nin ekonomik-siyasi nitelikli bir vesayet altına girdiği bir süreç olarak görülmektedir[3].

17. yy.ın sonuna kadar Osmanlı Devleti iltizam sistemini hem vergi toplamak hem de iç borçlanma için kullanmaktaysa da bütçe açıklarının kronikleşmesi neticesinde kullanımdaki amaç, iç borçlanma yönüne akmaya başlamıştır. 1695 yılında malikâne sistemi ile daha ileri adımlar atılmış ve bu uygulamadan da esham adı altında yeni bir düzenleme sistemine geçilmiştir. Malikâne uygulaması ile devlet gelirlerinin garanti gösterilmesiyle borçlanma süresi uzatılmış ve esham uygulaması ile de borçlanma işleminin büyük birikim sahipleri dışında orta ve küçük sermayedara yayıldığı gözlenmiştir. Nihayet bu son düzen de istikrarlı bir yapı göstermemiş, mali koşulların etkisiyle inişli çıkışlı dalgalanmalar göstermiştir[4].

Bu genel bilgiler dikkate alındığında Osmanlı Devleti’nin özelikle Tanzimat yıllarında borç konusunda yoğun işlemler yaptığı görülür. Borçlanma konusu cılız[5] bir şekilde de olsa basında da yer bulmuştur. Hakayiku’l-Vekayi’nin 210 numaralı nüshasında görülen makale[6], bu konuda -bizim tespit edebildiğimiz- tek eserdir ve başlığından da anlaşıldığı üzere gazeteye ‘gelmiş’, yani yazar kadrosu dışında bir kişi tarafından gönderilmiş bir makale olmakla beraber yazarın kimliğine dair bir bilgi mevcut değildir.

Makalede ilk olarak borçlanmanın ne olduğu üzerinde durulur. Bu bahiste borç verenin ahaliden bir kesim olması ve devletin de ahalinin tamamını havi olması nedeniyle borçlanmanın ahalinin küçük bir kesiminin büyük kesimine borç vermesi olarak görülmesi ve bu yolla sermayenin bir elden diğerine geçtiği varsayımıyla genel servette bir değişme olmayacağı düşünülebilir. Ne var ki devletin bir kurum olarak borç alıp faiz ödemesi neticesinde kaçınılmaz olarak kayıp oluşacaktır. Devletin bu faaliyetleri neticesinde bir kar elde edilmesi mümkün değildir. Üstelik sonuç olarak bu borçlar toplanacak vergiler ile ödeneceğinden bu devletin borçlanması, başka bir deyişle sermayenin devlete kullandırılması faydalı olmayacaktır[7].

Borçlanmaya başvurulma nedeni olarak, ‘normal gelirlerin karşılayamadığı olağanüstü masrafların karşılanması’nı ileri sürülmüştür. Kendi masraflarını karşılayamayan devlet bu yolla kendi masraflarını aslında toplumun geniş ve fakir kesimine ödetmektedir. Bu noktada devlet faaliyetlerinin iktisadîliği üzerinde durulması mümkün iken bu yönde bir ifade görülmemiştir. Fakat açıklamalardan devletin iktisadî faaliyette bulunamayacağı görüşü açığa çıkmaktadır. Bu bağlamda Tanzimat döneminde alınan dış borçların gerekli yatırımların yapılması için kullanılmadığı hatırda tutulmalıdır.

Avrupa devletlerinin de istikrazda izledikleri yol anlatılır[8].

Bunun yanında devletler bankaların kurulmasına ek olarak çeşitli sandıklar ihdas ederek burada biriken paralar devletin başka işleri için kullanılarak borç alınan anapara ödenmeksizin sadece faizi ödenir ve bu şekilde devlet sürekli olarak borçlu kalır. Borçlanmanın sürekli olarak mümkün olması için de banklar kurulur. Bir devlet böyle bankaların kurulmasıyla borçlanma bahsinde muteber olur ve sürekli olarak borçlanmak zorunluluğu baş göstermezse, devletin itibarı yükselmiş olur[9]. Avrupa devletlerinin hali bu şekilde tasvir edildikten sonra

Bahsedilen uygulamaların Osmanlı Devleti için de geçerli olacağına işaret olunmaktadır. Aradaki fark yalnızca ‘büyük ile küçük sermaye arasındaki teferruattan ibaret olarak esas ve usulde bir ihtilaf yoktur’[10].

Bu makale içinde dikkate şayan olan nokta, servetin halk elinden çıkarak devlet elinde toplanmasının bir fayda sağlamayacağı ve bunun ancak ‘mevcud devletlerin’ uygulamalarındaki gibi bireyin yararına olacak şekilde gelişmesiyle bir anlam taşıyabileceğinin ifade edilmesidir.

Son cümle aslında tüm metne değer bir yorum sunmaktadır bize; “menafi’-i umumiye menafi’-i hususiyeden ibaretdir.” Yani, genel fayda şahsî faydadan ibarettir. Bu, açıkça iktisadi liberalizmin benimsediği temel ilkelerden birisidir. Buna göre bireyler kendi çıkarlarını maksimize ettiklerinde genel çıkarlar da maksimum düzeyde sağlanmış olacaktır. Dolayısıyla toplumun kalkınması, gelişmesi ve rahatı ancak bireyin bu bağlamlarda ulaştığı seviyeler nispetindedir.

 


[1] Pamuk, “Küreselleşme Çağında Osmanlı Ekonomisi (1820–1914)”, s.248.

[2] Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, s. 279; Pamuk, “Agm., s. 249.

[3] Agm. s. 248-249; Şevket Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu’nda Paranın Tarihi, 3. bs., İstanbul:Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003, s. 231-232; Bülent Arı, “Osmanlı Maliyesinin İflası Ve 1854 İstikrazı”, Doğu Batı, S. 17 (Kasım,Aralık, Ocak 2001-2002), s. 44-45. Ayrıca bk. Ahmet Cevdet Paşa, Ma’ruzât, Yusuf Halaçoğlu (yhz.), İstanbul: Çağrı, 1980, s. 14 vd.

[4] Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu’nda Paranın Tarihi, s. 206-207. Ek bir bilgi olarak Osmanlı para sisteminin 1750-1923 döneminde kapitalist bir yapılanma sürecine girdiği yönündeki görüş için bk. Tabakoğlu, Agm., s.228.

[5] Basındaki yansılamaları cılız olarak nitelememizin nedeni, bu konuda yayınlanmış sadece bir makalenin tespit edilebilmiş olmasındandır. Buna karşılık esham fiyatlarına ilişkin olarak çeşitli ilanat Tanzimat basınında kolayca görülebilir. Ne var ki bunlar bizim konumuz dışındadır.

[6] “Usul-i İstikraza Dair Vürûd Eden Varakadır”, Hakayik-ul Vekayi, 15 Muharrem 1288:Nu. 210, s. 1–2.

[7] Agm., s. 1.

[8] “Yani rant tabir ettikleri mezkür bir kese akçelik evrak-i miriyeyi mübayee edenlere senevi otuz kuruş… veya şehriye yüz para….. faizin irad namıyla tediyesini taahhüd eder. Ve sattığı senelik otuz veyahut …. İradın mukabiline verdiği evrak-ı maliye ziyade baha ile satıldıkça devlet karlı çıkar ve nakdin mertebe-i kesreti veyahut derece-i kılletine göre evrak-ı emriye-i mezkürenin kıymeti tekessür veyahut tenezzül eyler. Ekseri politikaca vaki olan tebeddülatın evrak-ı maliye üzerine tesiri vardır. Buda evrak-ı maliyeyi mezkürenin faizini tarh vergi tarıkıyla veyahut Zîrde irad olunan suver-i adide-i saire ile eda edebilmesinin derece-i ihtimalı ve imkanına tavakkuf ederki bazan politikaca vukua gelen tebeddülat-i devletin kesr-i (kırılma/azalma) nüfuz ve itibarini ve bu yüzden tahsılı-i vergi kaziyyesini icraya adem-i kuvvet ve iktidarını müstelzim olur ise evrak-ı maliyenin bahası tenezzül eder. Ve ekseri tebeddülat-i mezküre mevcud olan kuvvet ve iktidarına badi-i tezayüd olarak nüfuz ve itibarı kesb-i terakki ederse evrak-ı maliyenin baha ve kıymeti tekessüre (kesret/çoğalma) başlar. Avrupa devletleri istikraz ettikleri akçenin muaccelesini ebeden tediye eylememek üzere fakat faizini eda ederler. O halde faizi bu şart ile meşrut olan evrak-ı maliyenin sahipleri muaccelesini tahsil etmek için bayağı emval-i saire gibi birbirlerine satmaktan gayri çare bulamazlar. Ya sehm kağıtları gibi kayd-i hayat üzere faizi eda olunup vefat vukuunda muaccelesi devlete mahlul kalır. Yahut istikraz ettiği akçenin tediyesini tekasut-i (taksitler) adide ile tekmil eder. Yani her vakt-i muayyende şu mikdar tediye olunmak üzere istikraz eylediği meblağın vadeleri hululunda mukabiline sattığı evrakın tarhı kur’a usulüyle herhangisine isabet ederse onu tamamen eda eyler ve bazen derun-i eyaletde mal müdürleri üzerine havale kağıtları satıp faizlerini kırarak muaccelelerini ahz ve tahsil eder. Ve bazı defa dahi bey’ ettiği mukateat ve iltizamatın muaccelesini peşin alıp faizini tediye eyler. Ancak sermaye-i müstakrize için dahi eda olunan faizin kaffe-i suveri meşruhası sermaye-i mezkürenin semereat-i cedideyi istihsal edecek suretde olan kârlı işlerde kullanılmasıyla günden güne emr-i istihlakını müstelzim olduğundan kuvvet-i maliye-i milliyeye muzırr ve mücibi tenezzül olur. ve ekser bir devlet istikraz ettiği sermayenin faizini tarh-i vergi suretiyle eda edebildiği misillü istikraz eylediği sermayenin muaccelesini dahi kesd-i umur-i …………….. yani bir devletin ifa-yi  düyünuna mahsus bir bankanın tertib ve ihdasiyla tediye edebilir. Mesela istikraz olunan sermayenin faizi tediyesine müretteb olan vergi icab icab eden mikdardan ziyade tarh ve tahsıl olunarak matlubulmikdar verginin fazlası mezkür ifa-yi düyün bankasında iddihar olunup böylece her sene tarküm eden akçe ile devletin istikraz etmiş olduğu sermayenin re’si-i malından bir miktarı bitte’diye istihlak olunarak sinin-i madude kezeratında sermaye-i müstakrize tamamen tediye olunur” Agm., s. 2.

[9] Agm., s. 2.

[10] “Bu babda olan fark yalnız büyük bir sermaye ile küçüğünün beyninde teferruatca görülen bazı muamelatdan ibaret olup yoksa esas ve usulde asla ihtilaf yoktur. Bir hayatin umur-i maliyesi efradı nemvalinden ibaret olup heyet müteallik olan muamelatdan efrad adhi hissedar olacağı gibi efrada dair olan muamelatdan heyetde hissedar olur. menafi’-i umumiye menafi’-i hususiyeden ibaretdir.” Agm., s. 2.

Reklamlar