Gülmeyin Andımız Ciddi Bir Konudur

Evimiz bir ilköğretim okulunun bahçesine bakıyor. Sabahçılar okula gelirken ayakta oluyoruz.  Hava muhalefeti yoksa ‘andımız’ okunup öyle giriliyor okula. Her kim yönetiyorsa töreni bazen beğenmiyor çocukların performansını, daha gür sesle okutmaları için yeniden veriyor. Yukardan bakınca görünen o ki genelde önlerde bulananlar daha gayretli oluyor. Arka taraf, apayrı bir alem. Geç gelen öğrencileri kapıda bekletiyorlar bazen, okul bahçesine almıyorlar. Andı okuyan öğrenciler bahçeyi terk ettiğinde açılıyor kapı ve geç gelen öğrenciler gelişigüzel bir sıra oluşturuyor. Tören icra edildikten sonra herkes gönül rahatlığıyla sınıfına gidiyor.

Liberal veya kürt veya demokrat; zaman zaman birileri çıkıp andı eleştiriyor. Her gün okunmasını, farklı etnik kökenden gelen çocuklara dayatılmasını, ulus devletin bireyleri kendine kurban olarak yetiştirmesini vs. haklı olarak eleştiriyorlar.

İlk okulda mıydı yoksa orta okulda mı, tam hatırlamıyorum, Yunanlıların çocuklarına her sabah İstanbul’u geri alacağız diye yemin ettirdiğini duymuştum. Bunu söyleyen(ler) kendimize çeki düzen vermemizi ve bu hayatta ne için var olduğumuzun idrakinde olarak hareket etmemizi istiyorlardı. Derslerimize çalışmamızı istemek, başarılı olmamızın önemini anlatmak için oldukça garip bir yöntemdi doğrusu. Kimse bizden o yaşta dünyayı değiştirmemizi beklemiyordu herhalde, değil mi?

Ancak yıllar sonra ant tartışmaları olduğunda aklıma gelmişti bizim de her sabah bir şeyler için ant içtiğimiz. Ve merak etmiştim acaba Yunanistan’da çocuklara da böyle şeyler söylüyorlar mıydı? Büyüklere güvenmiyorum, kesin söylüyorlardır.

İlk okula gönderilirken birinci sınıfta kalsam bile en azından Türkçe öğreneceğim ümit ediliyordu. Sınıfta kalmadım ama şimdi düşünüyorum da beşinci sınıfa gelene kadar her sabah ne dediğimizi bir türlü anlamadım. Yanlış anlaşılmasın, başıma bir şey gelsin istemem, avazım çıktığınca bağırdım ben de, ama ne dediğimizi bir türlü anlamadım. Sınıf geçebildiğime göre Türkçe anlıyordum, sorun ses sistemindeydi şüphesiz. Cızırtılı bir sese eşlik eden kalabalık bir uğultu içinde bir avazdım ben de, hepsi bu.

Bir milletin doğru ve çalışkan olmaması için bir sebep bulunamazdı, hayatın gerçeklerinden başka. Ve o sebepleri bulmak için de doğal olarak gerçek hayatla karşılamamız gerekiyordu. İlke düzeyinde güzel şeyler de vardı andın içinde. Ama o kadar büyük bir genelleme belli ki pek de sağlıklı değildi.

Farklı olanları tek hizaya sokmak, söylete söylete belletmek bir işkence olabilir. Bireyi devlet gibi ne olduğunu kimsenin bilmediği bir kurgu için feda etmek de sağlıklı sonuçlar vermiyor, bunu da biliyoruz. Gerçek şu ki, andın savunulacak tek bir tarafı yok. Zaten sağdan, soldan, oradan, buradan o kadar çok eleştirildi ki bunları söylemeye gerek bile yok.

Her şeye rağmen bütün bu olup bitende son derece komik bir nokta yok mu? Bugün o veya bu sebeple etnik, kültürel, tarihi haklar bir şekilde tartışılıyor. Belli bir kesimin politik eğilim ve program olarak benimsediği ulus devlet projesi birçok adaletsizliğe sebep oldu ve şimdi toplum büyük bir adalet ihtiyacı ile sancılar çekiyor. Sözün kısası şu ki birileri daha en başından beri andın ilk kelimesine dahil olamadı. Gerisinin hesabını hiç sormayalım. İyi de peki o ilk kelimeyi, ‘sırat-ı müstakim’i yani, ‘yaratılış üstünlüğü’ ile göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş olanlar ne yaptı?

“Arsız arsız gülmeyin efendiler, biliyor musunuz Vizigotlar şimdi ne yapıyorlar?!…”

Reklamlar