İtaat‘siz’ler

Adını bilmediğim bir İran filmi var, itiraf etmek gerekirse tamamını da seyretmedim, birkaç defa parça parça seyrettim. Genç, idealist bir kız yanına aldığı seçim sandığı ile kırsala gidiyor ve yanındaki resmi görevli ile beraber insanları ziyaret edip oy kullandırmaya çalışıyor. Oy kullanmak bir hak ve ödev ona göre, üstelik bu son derece önemli bir mesele. Mutlaka katılmak, bir tercih yapmak gerekiyor. Seçmenler ise oy kullanmanın hiçbir anlamı olmadığını düşünüyorlar.  İdealist ikna etmeye çalışırken gerçekçi yaşamın akışına bırakıyor kendini. Resmi görevli, kıza şoförlük yapan bir asker. Anlamaya çalışıyor kızı. Kurallara uymanın öneminden bahsediyor kız sürekli olarak. Seyrettiğim kısa parçaların en güzeli çölün ortasındaki bir trafik lambası etrafında şekilleniyor. Hiçbir aracın bulunmadığı noktada kırmızı ışık yanıyor ve asker duruyor. Biraz bekledikten sonra kız neden gitmediklerini soruyor, asker kırmızı ışık yanıyor, kurallara uymak gerekir diye cevap veriyor. Fakat lamba arızalı olduğu için ışık bir türlü değişmiyor. Kız iyice sıkılıyor ve beklenin anlamsız olduğunu, lambanın bu noktada bir işe yaramayacağını, kuralların bir şey ifade etmediğini söylüyor ve askeri devam etmesi için sıkıştırıyor.

Bir şekilde icat edilecekti zaten devlet de bunu alıp 1984’e çevirmeye gerek yoktu.

Bireyselliği hep modern insana has bir durum olarak tanımlayıp önceki zamanlarda toplum, cemaat, din gibi kurumların etkisinden dem vuruyoruz. Oysa Steve Jobs’ın ölümü küresel bir mateme dönüşüyor, bir içecek firmasının tüm dünyada işletmeciler tarafından sadık müşterilere olarak tanımladıkları müşterileri var, insanlar belli periyotlarla aynı müzikleri dinliyor, aynı kitapları okuyor, aynı filmleri seyrediyor, bir olaya benzer tepkiler veriyorlar. Kendi akrabalarından, komşularından habersiz insanlar küresel bir bilincin parçası olduklarını iddia ediyorlar. Ve bu ağ uluslar arası sistemde de ulusal sistemde de bir ileri iki geri işleyip gidiyor. Modern öncesi dünyayı kutsamak değil mesele, daha çok özgürlük, bireysellik gibi söylemlerin aslında çok da gerçekçi olmadığını fark etmek.

Sorulsa herkes düzeni sağlamak, huzur ve adalet tesis etmek istiyor. Halbuki ne kazın ne diğer kümes sakinlerinin ayakları öyle değil. Aksine bozgunculuk üzerine kurulmuş bir sistem ile karşı karşıyayız. Ve sistem istiyor ki herkes itaat etsin kendisine. Herkes uysun kurallarına. Ama bazen o kurallar o kadar saçma, o kadar gereksiz oluyor ki, anlatmak imkansız. Hastanenin ağır ilaç kokusundan keskin soğuğa çıkıp da trafikle alakası olmayan bir yerden arabanın çekildiğini gördüğünde insan, ne sistem kalıyor ne de başka bir şey. Bu gibi noktalarda herkes ciğerini doldurup kendi imkanları çerçevesinde sövüyor olup bitene. “Doğup ölüyoruz işte, ne istenirse yapıyoruz, köprüye bir adam daha koyun, tek kişi olunca çok kuyruk oluyor, başkaca bir şey istemiyoruz” diyoruz. Ama görünen o ki yetmiyor. Yetmediği noktada kopuyor film ve itaat son buluyor.

Kimi din, kimi dil, kimi ırk, kimi benlik noktasında kırılıyor. Ve olmuyor, bir türlü barış sağlanmıyor. Barışın olmadığı yerde adalet olmuyor. Adalet olmayınca da habire kriz çıkıyor. Bir kıza sistematik olarak tecavüz edilirken sorun olmuyor da kız başka bir dilde şarkı söylediğinde kriz çıkıyor. Bir topluluk katledilirken sorun olmuyor da bir vakıf kendi malını istediğinde kriz oluyor. Bir neslin, sırf dine dair bir şeyler öğreniyorlar diye hayatlarıyla oynanırken sorun olmuyor da okul üniformasıyla ibadet edince kriz çıkıyor. Krizin sözlükteki anlamı bir yana, bu itaatsizler sistemin varlığına alenen kastediyorlar.

Bir görüşe göre köprü, bu dünyaya bağlanmanın tek yolu, başka tarafa gidecek olursak sonsuzluğa düşermişiz; dünya düz bir tepsi ya zaten!

Reklamlar