Haberlerin Ağında Nefes Almak

11 Eylül’de bir anda her ana yayılan dünyayı hayır ve şer diye iki eksene bölen akıl almak bir tavırla karşı karşıya kaldığımızda söyleyebileceğimiz çok fazla bir şey yoktu. Kuleler yıkılmıştı. Çelikler erimiş, binalar çökmüştü. Ve teröristin pasaportu bu yangın yerinde bulunmuştu. Terörist diye sunulan kişi İslam ile alakasız bir hayat sürüyor olabilirdi, ama bu saldırıyı apaçık İslam adına yapmıştı. Söylenecek bir şey yoktu. Saddam 15 dakika içinde bütün dünyayı vurabilecek nükleer ve kimyasal silahlara sahipti. Ve Afganistan’daki bir mağarada hepimizi istediği an öldürtebilecek bir adam saklanmaktaydı.

Fadime Şahin o güzel yüzüyle televizyon ekranlarından ağlarken az çok Allah’a inanan insanlar olarak utanıyorduk. Zira birisi ona tecavüz ediyor ve bunu din adına yaptığını söylüyordu. Şimdi kimin neresinde olduğu tartışılan şu dindarlık var ya, işte onun mensupları mahcup ve biçare susuyorlardı.

Taha Kıvanç’tı yanlış hatırlamıyorsam, 11 Eylül’ü küresel 28 Şubat olarak adlandırıyordu.
Her iki durumda da bir akıl tutulması yaşanıyordu sanki. Velev bir kişi din adına diyerek tecavüz, hırsızlık, cinayet gibi en ağır suçları işlemiş olsun. Ne ifade eder ki bu? Suçlu cezalandırılır, zarara uğrayanlar tazmin edilir. Ve hayat devam eder. Nasıl olur da bir din ve o dinin mensupları bir anda suçlu ilan edilebilir? Dahası insanlar böyle bir düşünceye nasıl kapılır?

Haberlerin Ağında İslam adlı kitap biraz da bunun cevabını veriyor. Edward Said’in kitabını Alev Alatlı tercüme etmiş. Çalışmaya göre Amerika’da İslam karşıtı düşünceler 11 Eylül’den seneler önce vardı. Basın ve üniversite tarafından çarpıtılarak aktarılan bilgiler insanlarda son derece kötü bir İslam algısı oluşturuyordu. İran devrimi ve münferit olaylar olarak görülebilecek olaylar bir bütün halinde topluma servis ediliyor. Aklımda kalan en çarpıcı ifadelerden biri “Müslüman gençler arasında şehadet bilinci yayılıyor” şeklinde. Alt metin intihar eylemlerine gönderme yapmıyor. Ölmekten korkmayan kişi dünyanın en tehlikeli insanıdır, zira. Şiddet ve sapık üzerine inşa edilmiş bir din adına birisi çıkar da kule yıkarsa eh, onlar da doğal olarak ülkelere saldırır ve masum binlerce insanı öldürürler. Her halde demokratik, gelişmiş, batılı bir insan ile Ortadoğulu, geri kalmış, barbar bir insan eşit olmayacak. 1’e 100.000 istemek elbette uluslararası hukukun gereğidir.

Türkiye’de her siyasi gelişmede “Amerika’da/Avrupa’da öyle mi?” diye soran albinolar var. Zengin evindeki köle bir süre sonra kendisini aileden sayıp zulmü sahipleniyorsa söylenecek bir şey kalmamıştır.

Bizde de durum çok farklı değildi galiba. Öldürülen her gazeteciyi ya İran öldürtüyordu ya da İslamcılar. Sinemacılarımız o kadar duyarlıydı ki sabah ezanı güneş doğduktan sonra okunuyordu. İmam üç kâğıtçı, dolandırıcı veya kara cahil, ham yobazın biriydi. Millet töre diye din diye masum kızları öldürüyordu. Aşiretler kızları kıtır kıtır kesiyordu. Cahildik biz efendim, cumhuriyet başımızdaki sarığı iple alıp yerine şapka koya kadar cahildik. Padişaha kulduk eskiden. Kuran’a, dine kimsenin bir şey dediği yok ama abartmasınlar işte, bu zamanda! Devrimci namuslu öğretmen hep bizi aydınlatmaya çalışıyordu. Ama ne çare, iliklerimize işlemişti karanlık. Söküp atmak zaman alacaktı.

Şubat ayının en meşhur günü eskiden de 28’iydi, sanırım bin sene daha öyle olmaya devam edecek.

İşin aslı şu ki yeni bir eğitim sistemine ve yeni bir medyaya ihtiyacımız var. Bizim değerlerimize sahip çıkan, onları yayan bir eğitim sisteminden, bizim medyamızdan bahsetmiyorum. Bunların zaten yapısal olarak bizim olmaları mümkün değildir, çünkü her zaman mevcut yapılarla entegre olarak yaşarlar. Sadece bu yapısal bağlantı bile onların sisteme alternatif sunmasın engeller. Diğer yandan bizim değerlerimiz tek değer değildir, herkesin kendisine ait değeri vardır. Değer üzerinden gönüllü irşat faaliyetleri yürütülebilir, ki bu da herkesin hakkıdır. Dolayısıyla sistem bir kesimin değerleri üzerine değil farklı değerlere sahip kesimlerim mutabakatı üzerine kurulmalıdır.

Eğitim sistemi bir yana önümüzde koca bir medya sorunu var. Her şeyi yüzeysel olarak ele alıp, ön yargılar ile değerlendiren, kavramların içini boşaltan, gürültü ve kargaşadan beslenen, oluşturduğu tekeller sayesinde toplumu yönlendirme gücüne sahip, haberden çok yoruma dayalı bir medya yapısı var bugün. Dördüncü kuvvet olarak anılan medyanın ekonomi-politik yapısı da ciddiyetle ele alınmalı.
Bunlar komisyonlarda uzmanların konuşacağı konular belki. Ya da iletişimcilere, sosyal bilimcilere bırakmalıyız meseleyi. Fakat bunca zaman belki onlar bile doğru dürüst etkin olmadılar. İnternetin bilgi tekelini ortadan kaldırdığı, sosyal medyanın diğer medya araçlarını giderek zorladığı bir zamanda tam da bizzat bireylerin üzerinde düşünmesi, konuşması gereken bir konu ile karşı karşıyayız.
Aksi halde “özünde imam hatipliler, davayabaşkoymuşgiller, ateşten gömlek giymişçesine kıvıranuslar, dokunup yanasıcalar, tehlikenin farkında olanlar, anlayana diye yazı paylaşanlar, ergenler ve gergenlerin hayranları, ve diğer bilumum türediler;  arasında  “dindar olunmaz dindar doğulur, pazara kadar değil mezara kadar dindar, laik’im ama para bende, aşık isen vur saza laik isen bas gaza, nenemin türbanı sağ olsun, rahmetli de okurdu, ben de adem çocuğuyum, benim nenem bana senin nenen sana” ağında debelenip duracağız.

Reklamlar