Bizim hikâyemiz: “Anadolu Yakası”

Mustafa Kutlu’nun Anadolu Yakası adlı yeni kitabının sonu böyle bitiyor; Medine Müdafaası. Medine’nin ve onun bendesi, neferi Fahrettin Paşa’nın hayranıdır Mustafa Kutlu. Hakikaten hocamız bu filmi çekmeye niyet de etmiştir vakti zamanında. Kendisinden kaç kere dinlemişliğimiz var; hatta bazen dayanamaz Dergah’ta oturduğu koltuğundan kalkar, replikleri ve hareketleriyle sizi alıp götürür çadır şeklinde bir karargah veya kapısında ağlanan türbenin duvarları dibine… Kutlu’nun bir talebesi olarak 2000 yılından bu yana Fahrettin Paşa ile ilgili ne bulursam toplarım, biriktiririm. Anadolu Yakası’nın finali, altın vuruş gibi çarptıysa beni, bundandır.

MEDİNE MÜDAFAASI’NDAN GERİYE KALAN

Yıl 1916… Çöl kaplanı lakaplı Fahrettin Paşa, kendisine gelen “teslim ol” emrine bir türlü razı gelmeyerek Medine’yi nerdeyse imkânsızlık şartlarında savunmaya devam etmektedir. Yerde midir gökte mi? Sırtını yasladığı Peygamber türbesi, O’nun tüm ufkunu, yaşama sebebini, varoluş kaygısını, umudunu ve onurunu temsil etmektedir, zira Fahrettin Paşa’ya göre, Hz.Peygamber (sav) vatanıdır mü’minin… O, vazgeçilmez, terk edilmez bir mukadderattır Müslümana…

Yıl 2012… Aramızda Mekke’yi Medine’yi ziyaret etmeyenlerimiz yok gibidir neredeyse. Ekonomik koşullarımız, seyahat kültürümüz, globalleşen turizm algımız, hayatı yaşayış ve tüketiş şekillerimiz bir hayli değişip gelişmiştir.

ANADOLU’YU ANADOLU YAPAN SIR

Kabe’yi ve Ravza’yı çevreleyen bilmem kaç yıldızlı devasa gökdelenlerde, yeryüzünün ısısını beş derece yükseltecek kadar arsızca çalışan klimaların soğuttuğu vicdanlarımızda, Fahrettin Paşa’yı hatırlayan kaç kişi kalmıştır?

Oysa sadece doksan yıl kadar öncesinde Anadolu’yu Medine’ye bağlayan şahdamarımız henüz kesilmemişken yani, Medine müdafaası hemen her edibin, muharririn, hattatın, muallimin, amelenin, talebenin, alimin hayati davasıydı. Anadolu’yu Anadolu yapan sır, onu toprak olmaktan çıkarıp vatan kılan ruh, Peygamber sevdasıydı. Şimdiyse, ülke demek bile neredeyse suç, Anadolu kelimesi ise liberal aydınlarımızın öncülüğünde neredeyse vicdan azabına, dilendikçe bitmeyen bir tür özür borcuna dönüştürüldü.

DİKKAT! MUSTAFA KUTLU; ANADOLU DİYOR…

Bu kitabı, rahmetli Nurettin Topçu’nun zihinlerimize ihya ettiği “Anadoluculuk Hareketi”nin düşünsel düzeyden günlük dile, edebiyata, anlatıya dönüştürülmüş haliyle, son güncel izlerine dair çıkartılmış bir vesika olarak da okuyacaksınız.  İslam ahlakının modernizmle karşılaştığı yüksek basınçlı gerilimin hikâyesidir bu. Özeleştireldir. İroni bombardımanıdır. Kutlu hikâyeciliğinin “Chef” ile girdiği son döneminde, “Huzursuz Bacak” sendromunun devamı mahiyetindedir.

Bıçak sırtındadır usta hikâyeci, sanat sanat için midir yoksa toplum için mi şeklindeki beylik ama devasa sorguyu rafa kaldırmak elbette ustalara has bir kıvam ister.  Lakin Kutlu, hikâyeciliğindeki “iyimserlik”le kateder sayfalarını, kelimelerini. Dergah’ta dizinin dibine oturup gözlerimizi dört açarak işittiğimiz ana nasihattir: “İyi kimseler olunuz”

KUTLU, İYİLİĞE EDEBİYATTA YER AÇAN BİR USTA’DIR… 

İlk katmanda, küçük bir televizyon işleticisi olan Muzo Gönül ile yapılmış nehir söyleşileri okurken, ikinci katmanda 1990’lardan  itibaren şiddetle esen küresel rüzgârlar eşliğinde hızla dönüşmüş bir Türkiye sosyolojisiyle  karşılaşıyorsunuz.

Aralarda çay molaları var, küçük insanların küçük ve gerçek hikâyeleri. Ve ustalıkla örülmüş bu çoklu hikâyeler arasından sızan, ilerleyen her sayfada azar azar yükseldiğini fark edeceğiniz kreşendolarla atılmış tiradlar… Molyer gibi, Ziya Paşa gibi, Cyrano de Bergerac veya Karagöz gibi… İyiliksever, idealist olduğu kadar sivri bir dil…
Bu kitap da bir manifesto saklı aslında. Tüm çarpıklıklarına, maruz kalınan yozlaşmalara, kah unutkanlık, kopukluk, yabancılaşma, kah açıkgözlük, anı kurtarma veya carpe diem meraklarına rağmen… Hâlâ tam olarak bitirilememiş, dibine darı ekilememiş Anadolu’nun, Anadolu gerçeğinin sanki son izleği imiş gibi okudum Anadolu Yakası’nı…

Tabii ki; gerilim doğuruyor Kutlu’ya has tahkiyenin gerçekçiliği. Adamın ismi bile Muzo, kitabın geçtiği yerse melanet bir televizyon, nehir söyleşiler bir cinsel taciz vakasının üzerine oturuyor, yani asap bozucu ne kadar şey varsa, kitabın arka temasında dekor olarak okuyucuya hem alaycılıkla hem de otoriter bir edayla bakıyor. Ve tüm bu gerilim atmosferinin arasından; kapitalizme, değerlere yabancı aydın tenkidine, taşraya, kırsala, kentleşmeye, bilişime, medyaya, modernizme, dindarlaşmaya dair ciddi sosyolojik tespitler okuyorsunuz.

Bu bizim hikâyemizdir aslında, Anadolu’nun hikâyesi…

Kapaktaki resim, Bursa’daki Koza Han. İpekçiler çarşısını kuran medeni hafızanın tüm ritimleriyle bir kavşaktır Koza Han…  Alın teri, emek, şehir, şuur, zenaatla sanatın, fikir ile hayatın iç içe geçtiği bir kavşak. Burada örülür koza ve burada dönüşür ipek böcekleri kelebeğe, dercesine bir metafor yağmuru yağdırıyor kitaba bu kapak.

Hocamız kitaplarının eskizlerini (el yazısıyladır) adeti üzere, gönlünden kopar da bazen talebelerinden kimselere ikram eder. (Bence nasihat, emanet ve vasiyet de aynı zamanda) Madem Anadolu Yakası aynı zamanda çarpıcı bir medya eleştirisidir, bir medya mensubu olarak “atlatma” haberi yazalım: Anadolu Yakası’nın orijinal el yazması Ömer Lekesiz’dedir…

10 Ağustos Cuma 11:10

http://www.stargazete.com/kitap/bizim-hikyemiz-anadolu-yakasi/haber-660362

Reklamlar