ağaç

“Kıyamet kopmaya başladığında birinizin elinde bir ağaç fidanı bulunsa, kıyamet kopmadan onu dikmeye gücü yeterse hemen diksin”

(Ahmet b. Hanbel, 3/91)

“Ağaç” yakın gündemimizi bir hayli işgal etti. Ne yazık ki başrolde başladığı sürecin sonunda figüran bile olamadı. Sessiz sedasız, başarısız bir karakter olarak unutulup gitti. İşin trajik yanı boyalı siteler yıllar sonra bile onun için “cesur pozlar”dan oluşan bir galeri hazırlamayacaklar.

Romanlarda, filmlerde insanı dehşete düşüren karakterler vardır.  Basit tarifi: avlanmaya karşı mücadele veren bir senatör, tamamen koruma altında olan bir milli parkta resmi imkanlarla avlanır.

Bu hafta gezi parkı eylemlerine destek veren mimar bir tanıdığı, tadilatını yaptığı bir binanın arka bahçesinde körpe bir ağacı kesmeye çalışırken gördüm. Belki de yerine yenisini dikecekti veya ağaç bir hastalık yayıyordu, bilmiyorum bunları; fakat dışardan bakıldığında arka bahçede kıstırılmış küçük bir ağaç işkence ile katlediliyordu. Ve bu tavır sosyal medyadaki duruşunun oldukça uzağındaydı.

Oysa benim konum ağaç değil.

Birçok kereler yukarıdaki hadisi merkeze alan hutbeler dinledim. Hepsi aşağı yukarı aynı şeyden bahsediyordu. Çevre bilinci, dinimizin çevreye verdiği değer ve sonra konu ormanlarımıza, tabiat varlıklarımıza geliyordu. Din içinde çevre konusunda bir görüş vardı ama hep bir şeyler üzerine ve bir şeylerden dolayı bu görüşün özeti denebilecek cümleler kuruluyordu. Ve oldukça sıkıcı hutbelerdi bunlar. Özellikle toplumu ilgilendiren konuların gündeme gelmesi gereken hutbelerde “çimlere basmayın, ormanları yakmayın, ağaç dikin, çevreyi kirletmeyin” gibi alt metinleri sabırla dinlemekte zorlanıyordum.

Bir gün öğle namazı için camiye girdiğimde karşılaştığım bir tablo hadise ve hadiseye bakış açımı değiştirdi. O zaman 25 yaşındaydım sanırım. Mahallemizin camisinde kubbenin altına kadar yürüyüp namaza durdum. Namazı bitirdiğimde caminin ön ve arka tarafında iki grup farkettim. Önce iki yaşlı amca arka tarafta ise yaşlı bir amca ile torunu olduğunu zannettiğim küçük bir çocuk vardı. Öndeki amcalardan biri diğerine Kur’an okumayı öğretiyordu. Arkada da aynı işi yaşlı adam torunu için yapıyordu. Biri 6 biri 60 yaşında iki insan Kur’an okumayı öğrenmeye çalışıyordu.

Kimin ne kadar yaşayacağını bilmeden savrulduğu bu dünyada hayatın ağır şartları karşısında, hayatın iki ucunda duran bu insanların tavrı şaşkınlık vericiydi. Bir ayağı toprakta bir adam ve daha hayatı uzaktan seyreden bir çocuk. “Ne işiniz var burada bu saatte? Ne yapıyorsunuz böyle?” diye düşündüm. Ancak o zaman anladım Hz. Peygamber’in ağaç’tan kastının ‘odun’ olmadığını.

İnsan bir şey yapma imkanı varken bunu yapmalı. Ölmek üzere olsa bile yapmalı. Çünkü yapılan her iş kıymetlidir. Ve ne iyilikler ne de kötülükler zerre miktarınca zayi olmaz. Hepsi adil bir şekilde değerlendirilir ve karşılıkları ödenir.

Ağaç iyidir, güzeldir yüzeyselliği yanlış olmayabilir. Fakat bütün evreni en küçük yapı taşına kadar etkileşim içinde kabul ederek insanın hal ve hareketlerini buna göre düzenlemesi gerektiği ifade eden bir çevre yaklaşımı daha sağlıklı görünüyor.

 

Reklamlar